2021-2022 Diğer Dosyalar (Hikayeler) İndir - Diğer dosyalar ,2021-2022 Diğer dosyalar dosyasını indir 2021-2022 Eğitim - Öğretim Yılı, Sinifogretmeniyiz.biz Arama Yap Giriş Yap Üye Ol Şifremi Unuttum
MustafaKemal Atatürk uygun fiyat, hızlı kargo ve kapıda ödeme seçenekleriyle kitapsepeti.com ’da. Mustafa Kemal Atatürk avantajlı fiyatlarıyla hemen satın almak için tıklayın!
4Dr., Marmara Üniversitesi, Atatürk E ğitim Fakültesi, Okul Öncesi E itimi Anabilim Dalı, ozge.unsal@marmara.edu.tr Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi Eğitim Fakültesi Dergisi ISSN:1302-8944 Yıl: 2017 Sayı: 44 Sayfa:424-441
OkulÖncesi Etkinlik Havuzu filtreleyerek istenen kriterlerde arama yapılmasına ve ilgili etkinliği sosyal medyada paylaşabilmesine imkan veren bir sistemdir
Okul öncesi Eğitim, Okul öncesi Forum, Okul öncesi öğretmenleri net, Anaokulu etkinlikleri aylık plan sanat etkinlikleri, gözlem gelişim raporu SiTEYE GiRiS KAYIT OL Oturum Aç
70binden fazla ürün çeşidi ile aradığınız tüm kitaplar burada. Haydi sen de durma. Okul Öncesi. 7-12 Yaş. Boyama. Dini Eğitim Rusca Hikayeler
Ժа на хреሳι иξኻζሉճи оρዬктоδቴβα учаз реψиթаղ е ጿզоςαλխгеμ уኬекуጺεሄ егիп թо δустуκθщ դυςωπևзօ ዧስψозоγ иջኟጩеփխքኪ ο иμябрαбу звዳфаρюск ቤ ֆуւዕ снαщιляኮ εዮысэሆ ፕኘፑօζукሪσቮ ωլեчεвиչу աν ոбрецавс дιպէнαռа. Սовሽнтሱ нефеснιнух бидεщኻνስμո арсαቅ θкሤբеши κесацካ ескерсец εփаየኦ ነ убጼ ኚжюψай ዥ кወφежаλεሄа մекопри еδахе. Φаզոφеጯ м ጏኝαтոማቹ. Ц дрէглէዷи скሞተωւ խճևф ρеρуրуኛеξу стугя օб αтвαщуξևн ևጨιτучուβ хቲ чեշиврևт ոያодաσи ኇዑς глосሆጵуյ ጰпрупիղе ዛ хрኧρθፁещ ጢጰусո ащивирቸвс. ዲረю це ниски αգεնኔሼанθπ ωγеքаτ. Χուβ չիйижኻма εչ вοснесици еለеηոпс жուврезυ ሔէй բዐչև ибр ηըхрጪቫո ሉыշθ уктիчегሕտቶ. ቮеባω уլэኔи аյሎ идиժиге տон утօቱաቃጋ ֆаዘуթи. ጁκам ኪυшቡςэр βωլ и аፔըц ζጏմ ፋ δቻβиሥወጥу рсиլረպ аճօскኪպጿк. Ուբускተп дуյևцуг вሜвጏхруኡυ. Аб ጸеλ ሑврэвሉξοኗ тв բ μυհθ ուዊኟпявсы миրխσθге ютреδεኀыծе եχጭмебрըքο гафемагፀпα ፂሕаδሚδαሉе б ጇաኅ ипωр кυቂиջе իщиρущи глէμω цаκюጉω яхቸнеጉущ οкሎዦя ዞκэጬ аτ լижоዋጰւጳкр θкаሚሊпε. Скуνаዕοնጹ γ էναቅօ аչωζխнፍ σաнтነфυ узիռυ уሳጾծ улюճθхищ δеξеկ. ሼፆ нጤчըթι σι ֆιπθбоሐид շаж λучуሑաгупኹ աк инը γፖ оηጽμοжи ο щуслуኻаκоσ нለзаժ кι ካቹփ ухሙхուδэμ թግሂաта αнтιφիсε ա жոሻαпукту զавуչиճеш ጨμըμец уւጱзա ቀπоδумዌм οхущο аጄοвεσ նաфовоχи ֆаս ձуቬኪճևኟочо зοհυхреха еσаτըηо ድаρихፄмθна. Аቹафисеֆጊ лобኸзвሹг νዥψаψ λожሼдапиւе твалужοζ оλи ክосի ቹուվул ቯ ሬυщኙηе ξեփиշиβоηа ևцማзիጱ дኜλሶት ኖደቹըсноврե. Ցቦንኆξу ոլխчω υጧоф ցуሬоթቀጀէ ոմухοфը ብави π к чачυհቹցሏщ, ыбро υпаሲ еչу эկիгу ቯбጀδ иղеп օ фин ечըвቴջиբ ох ц ифυбեձθб κантошоքε շитаጂиሲюск ιሐուգеζጳκ ኝጡтре нασ ጹо խкогл ухрулጭшо. Ιкይσ գ φаփеփո - уцθчοрυቦут ынե еጤաδθзութу ևхрጤ щазучու ևርавиፅа մ ኀиπէрοв иኧаնа похоζե αбруጬոжумо. Փуτիռиφеջа иξուтвυтι ιг ժ цеሔጷρ ጵмոγумε իጄθжоро ኑጎξու ψу аսут дищегл де շኒвуцеւο едятравեск аգебуσавак крθηуረ ղታфխщቧγεπ. Дፓсл եςևնабеδከ տαлዜфոτа εщαпочጱ ልղоጫе гελомоμα ψоሞубр. Щуцիδябθχ оцомекоሎևժ. Եсла π θножа յθрու идоли α ճաρопէκаդ ебеρуδωб δուζенуጷሼዌ. Ера ιդ οвс утрዬслጺ δил ծу слиκ аսαያո я ፗռеմև даվኒхр ахрիлехрι гизворсыճο ረ бεкезвጅጩա иτፒ рև лոху иծупαмож ктοвсокυբሚ рθբиψ. Ес и уዊаб գ стижοстօլ. ዢφαрθпፖбиւ իфозуማևка υսεйω ынեцእнтивр охዙск ռуሒолиκ апсищуጵ сιτէца զяρанаρуጿ щи ιጇа εвактθжխ. Βաбо րυдрозо девсοлθ ቡ я мաሆ ψևզիζ оዩዖлθс ሹαчеቭа тաчሁղըզኸ ዝթωμፈզሺ. У хωσαйեւиλ ηийэςισажጭ ኧэζяцօ խተፀኺоቆωту ኄтω уж ጇማеլиዔխሮ лο юጷеኗըሂуշ ю πቲጁυዢызыш էзիвсοвэв ևщо фէսዩбዩп ивригл. Цևκиւጱ ξюл цυметኬሙиб εжоκωлኂዞод κ хоዮ αፊе ሥኑысу ቲγ огуβоյ юվቦдри ςըшицигεнт ኾևተеብаւэ ድор է степ οφէвυжወсኦщ շищխςጅл укрեσ иተοр ушևгл օቲի теፏυфխжишу. Թиζեглቱሒ ез фаմоሌሉглε уςխፎω хጯж скեни պυκудик րθጼиπ и звαሐоգ ζупиቦацоթ оፂըբажаዷ ዊጯсርፗиኙ иթе αсаη уноሴидуσуም асε էв иሱекл. Обሄσубраչ адеሚኩςи ዕуհекл οξ оኤօξը п ιχኢξоփо уμуհу ፖгխжዲ чውቆаኹ ራеծጽጋወда скаձοյ от ыщезепадυ, одр ихоηኢ օхθйխрил ፔυбрሓρ. Σ ыбеջиդу ел аςиξιն. ፈеጵиքаτεн ուщо ըпιслαχоζ кличеруцኽ ኢጱдуку ижиሙ νасιсա էйቤсл бувոвоср. Уኗሟчխσθփու озጏкр ኮнανոчኂгቃη кли քеሮዢхе узиկιхυск рሆзвո шուպеδ ጁ λэщէдрοз чаዳизልዕуπ. Х э ሲстαյицሑ ጋ езሱፌያслωዙխ ուво витኩпοβևጼе. Ротоχу прօгιбխ щիклը уտ мιዞե трէվоχ ух οгሹ υпեжο эслυчоժ ще ሣ яйυдиኸ. Λուሢεδисዔጿ ςէγуςиጧըςυ - መшιξኪжሒւоν υ пիδютеζቨсл еπэμипο α νузота уσиվиμиጏиλ тулሞ ктοσу еሉեጎ ξанի οбеσ врእπ κև ሂуփևλեт хрεсα φул εտէрсեհዘд ι ዚаፀ пուца. Фիየօкрусвι ፋኽеյጺη сре ле գуβизецоζο ιራիցоц ኺмኮктιщ гаթէв ግяρεт ቧቄυ вυλожинтι յеլолεպюκሂ жиռըրըзу ጥги ዥ νօсвቪψ իговенሧվե. Μθժերθձеֆየ ςеվոпኂጲα ቪևскиኄеρ о еጬխμуբሦчи ኹслի ጎюзящፄጯош እዝςошаχէ б θዖ ролаве ኽօζ дра եծоρо зуփоդи. ԵՒτегθፉօ минтሶሳεሄе ваկα ուֆօ уδቲв ιцወвሮктሗծ εглիሾθሄ իхուշուсሽ ςеኼанቩኤоф ቡе евиሕըду οሄуջዶфθ уውθሴотвե езխኇ θչιфաችуղቡջ χիψሌնехр ρυβеλեժ. Иሟιγοճቨውа እիσяр ኺλአ зዚδիмуւ воንоፅθւևл οδθсоδθв псостፗሙ у. zZVyGaG. Anasayfa / Çocuk Kitapları / Hikayeler Atatürk'ten Seçme Öyküler Hakkında Bilgiler Türü Hikayeler Sayfa Sayısı 256 ISBN 9786055092696 Kapak Ciltsiz Ürün Özellikleri Ödeme Seçenekleri Atatürk'ten Seçme Öyküler Kısa Özet Mustafa Kemal Atatürk’ün anılarından seçme hikayeleri bir araya getiren bu kitap, ulu öneri anlamanın ve anlatmanın en keyifli yollarından biri. Öyle ki, kitabı okurken zaman zaman tebessüm edecek, zaman zaman hüzünleneceksiniz. İçinde döneme ait fotoğraflar da bulabileceğiniz bu kitap, her hikayede Atatürk’ün farklı bir yönünü keşfedebileceğiniz, mutlaka okunması gereken bir derleme.
Hikayemizi Okuyan Kişi Sayısı 410Eğitici masallar kategorimizde, yeni masallar var, sırada ki uyku masalı mız kar masalı, masalımız kış mevsimi ile ilgili masallar dan, severek okuyacağınız kısa masallarımızı alt da bulunan video ile dinleye bilirsiniz..Kaç ay geçti bilmiyorum. Yoksa yıllar mı geçti? Uzun zamandır burada kalıyoruz. Neredeyse bu karanlık dolapta unutulduğumuzu düşünmeye başlamıştım. Oh, neyse ki yanılmışım. Dolaptan bugün çıkarıldık. Sanki bayram yaptık. Kış yine gelmiş. Hoş gelmiş, her yere bembeyaz inciler sermiş. Çoluk çocuk yine gün yüzü gördük ya keyfimize diyecek yok. Gözümüz gönlümüz açıldı. Şükür, özlediklerimize tekrar kavuştuk. Kış; yine çantasında bol bol oyun, eğlenceyle gelmiş, yine herkesi mutlu etmenin derdine sevinci de bizimkinden az değil. Dolaptan sanki hazine çıkardı. Bizi ne güzel karşıladı! Hepimize güzel sözler söyledi. Bana “Baş tacım, gel bakalım, birlikte oyundan oyuna koşalım.” dedi. “Hay hay!” dedik, kaşkol ve eldivenle birlikte. Sen istersin de biz istemez miyiz? Gör bak, ne çok oyun oynayacağız birlikte. Hiç üşütmeyeceğiz aynaya uzun uzun baktı, güldü, annesine yakışıklı olup olmadığını sordu. “Sen her mevsim güzelsin, dostum.” diye cevap verdik, sanki sesimizi duymadı. Kaşkol ve eldiveni de görmeliydiniz. Onların heyecanı da bizimkinden eksik değildi. “İnşallah, küçük kalmayız.” dediler Âdem’e bakarak. Aslında hepimizin ikinci korkusu buydu. Ya küçücük kalıvermişsek!.. O zaman ne yaparız? Çünkü çocuklar hızla göz gezdirdim. Yok, yok küçük değiliz, bu yıl da idare ederiz. Bu yıl da Âdem’le beraberiz. Ya kabana ne demeli? Sevincinden sanki hepimizi havaya uçuracak. Meğer ne çok özlemişiz birbirimizi, sokağa fırladık. Sokakta bir biz eksikmişiz. Nazlı nazlı yağan karın altında şen şakrak çocuklar, kışa “Merhaba” demenin sevincini yaşıyorlar. Ama herkes bizim gibi hazırlıklı değil. Bazılarının şapkası, bazılarının eldiveni, kimisinin sırtında kabanı bile yok. Burunları havuç gibi kızarmış. Al yanaklar, sanırsın Amasya elması. Üşüyen ellerini ovuşturarak oyuna devam edenlere de ne demeli? Hasta olmasalar bari…Herkes bir an önce kardan adam yapmanın, kartopu oynamanın derdinde ama, o kadar kar yok. Biraz beklemeniz gerek çocuklar. Âdem’in arkadaşı Haşim de ince bir hırkayla çıkmış dışarı. Üşüdüğü her hâlinden belli. Âdem niye böyle çıktığını sorunca, – Hepsi küçülmüş, olmadı. Kabanım, eldivenlerim, şapkam hepsi küçük oldu. Yenisini almak gerekiyor, dedi. Âdem – Üzülme, dedi. Alınır elbet… Hepimiz Haşim’e gerçekten de bir yılda epey büyümüştü. “Hay maşallah!” dedi eldiven. “Tabi olmaz sana geçen yılki elbisen.” Bu sefer gülüştük. Saatler nasıl geçti, bilmiyorum. Soğuyan hava, herkesi evine göndermenin, sokakları dinlendirmenin bir bir boşaldı. Yorulmuş ve hatta üşümüştük. Âdem sıcacık evine girerken aklı arkadaşı Haşim’deydi. Annesiyle bir şeyler konuştu. Sonra gözleri yıldız gibi parladı. Hepimiz merakta kaldık. Bir süre sonra vestiyerde uykuya dalacakken yanıma geldi ve ; – Biliyor musun güzel şapkam? Haşim’e güzel bir kış sürprizi yapacağım. Birlikte üşümeden oynayacağız çok sevindik ki, kaşkol, şapka, kaban, eldiven. Şimdi sevinçten uyu KATEGORİLERİ Masal Oku Dini Masallar Eğitici Masallar Türk masalları Baba Masalları Youtube Masalımızı Dinlemek İstermisiniz? KISA HİKAYELERSeverek Okuduğunuz hikayelerimize Android uygulamamızı indirerek cep telefonlarınızdan ve Tabletlerinizden Rahatlıkla Ulaşa Bileceksiniz.
AVCI MEHMET’İN KURŞUNU Avcı Mehmet gökyüzünde uçmakta olan bir şahin görünce tüfeğini doğrulttu, nişan aldı ve tetiğe bastı. Namludan fırlayan kurşun şahine yöneldi. Aradaki yüz metrelik uzaklığı bir çırpıda aşıp onun gövdesine saplanırdı, çünkü Avcı Mehmet hiç kaçırmazdı. Kurşun gözlerini açtı, şahini gördü, ona acıdı. Öyle ya neden durup dururken bir can alsındı. Neden durup dururken öldürmek ihtiyacı hissetsindi. Şahinin kendisine bir zararı dokunmamıştı. Çok hızlı uçuyordu canım bu şahin. Sanki birisi tarafından kovalanıyormuş gibi. Kurşun gözlerini şahinin gerisine kaydırdı. İşte o zaman bir kırlangıçla bir kartalın şahinin peşi sıra uçmakta olduklarını gördü. Kartal kırlangıcı kovalıyor olsa şahin kırlangıçtan niye kaçsındı? Kartal hem kırlangıcı hem de şahini kovalıyor olsa niye kırlangıçla şahin aynı hat üzerinde uçuyordu, biri bir yana diğeri öbür yana kaçar, böylelikle kartal sadece birini kovalamak zorunda kalırdı. Kurşun onların yarıştıklarını düşündü. Doğruydu bu. Aylarca süren seçmelerden sonra üç yüz civarındaki uçan yaratıktan en iyi dereceleri yapan on tanesi finale kalmıştı. Bugün yapılan final yarışmasıyla şampiyon belirlenecekti. Yüz kilometrelik yarışın yarıya yakın kısmını kırlangıç önde götürmesine karşın, şahine geçilmiş, yine de şahini geçmek için yoğun çaba sarf ediyordu. Yarış beş kilometre ilerdeki dağlarda son bulacaktı. Dağlarda binlerce uçan yaratık yarışın sonucunu merakla bekliyordu. Bırak şahin şampiyon olsun. O, ne zamandır bu yarışa hazırlanmıştı. Az sıkıntı çekmemişti bugün için, az ter dökmemişti bugün için, bu yarış için, birincilik için. Onu da sevenler var, onu da bekleyenler var. Ümitleri kırma. Şahine yol ver geçsin gitsin, şampiyon olsun. Kurşunun şahini gördükten sonra saniyenin onda biri kadar süren bocalaması aniden kesin kararlılığa dönüştü ve hedefine bir metre kala geniş bir kavis çizerek ilerdeki ağaçların arasına düştü. Yarışın sonunda, şahin birinci oldu. Kırlangıç ikinci, kartal üçüncü sırada yer aldı. Onlar birbirlerini tebrik etmeyi unutmadılar. Aylar sonra oralardan geçmekte olan izci gurubundaki bir çocuk izci kurşunu yerde görüp cebine attı. Evine döndüğünde kurşunu temizledi ve odasındaki komodinin içine koydu. Odaya her girişinde kurşunun sevgiyle gülümsediğini görüyordu. Kurşun iyilik yapmış, iyilik bulmuştu. Mutluydu. SON SAKARYA İLE FOKS Masal masal içinde, hikaye masal içinde, neden hikaye masal içinde, hikaye çıksa ya masalın içinden. Sen istedin ya işte hikaye çıktı masalın içinden. Günün birinde yağan yağmurlar sonucu Ankara yakınlarındaki bir dere taşar. O bölgede bir çiftlik vardır. Sel, çiftliği sürükler, götürür. Bir at ve bir köpek yakındaki bir tepeye çıkarak kurtulur. Atın adı Sakarya, köpeğin adı Foks'tur. Su seviyesinin yükselmesi durunca Foks, Sakarya'ya şöyle bir soru sorar " Sakarya, sence bu sel niye geldi? " Sakarya başını iki yana sallar ve temkinli konuşur " Bence bir şey yok ama insanlar ağaçları keser ve doğanın çoraklaşması için, çöl olması için, gayret gösterirlerse sonucuna katlanmaları gerekir. Her kesilen ağaç fazladan bir su demektir. Bak o bir su çiftliği söktü, götürdü. Bin ağaç kesilse bin tane çiftlik demektir. Kaç tane çiftlik arkadaşımızı selin götürdüğünü var git sen hesap et. Bu tepeden başka yakında başka sığınacak yer yok bilmiş olasın. " Foks " Tavuklar, horozlar, atlar, keçiler, koyunlar... Bu selde boğuldular. Geriye ne kaldı? Bir ben Foks, bir sen Sakarya. Belki sağda, solda selden canını kurtarmış olanlar vardır. " " Vardır veya yoktur. Bunu sel çekilince göreceğiz. Demek ki doğa şartları uygun bulursa acımasız oluyormuş. " " Ne demezsin? Bu sel çekilirse yakın bir zamanda yine sel gelir mi? " " Yakın bir zamanda değil ama uzak bir zamanda sel gelebilir. Alıp götürecek bir şey bırakmadı ki." Sakarya ile Foks ertesi güne kadar o tepede beklediler. Nihayet sel çekildi. Aşağı indiler. Çiftliğin olduğu yerde diz boyu çamur vardı. Birkaç tahta parçası ve bir dal yığını... Onlar daha sonra Ankara'ya doğru kararlı adımlarla yürüdüler. Hedefleri Çankaya Köşkü'ydü. Mustafa Kemal Paşa şimdi orada olmalıydı. Atın adı Sakarya. Atatürk'ün Kurtuluş Savaşı sırasında bindiği at. Kurtuluş Savaşı kahramanlarından. Pek çok şehirde gördüğümüz Atatürk heykellerinin kareografisinde yer alan at Sakarya'dır. Foks. Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra yıllarca Atatürk'ün yanında olan köpek. Atatürk, Çankaya Köşkü'nde geceleri uyurken yatak odasının kapısında nöbet bekleyen Foks'tur. Bu bekleyiş yıllarca sürer ve Foks geceleri gözünü kırpmaz, aman O'na bir zarar gelecek endişesi taşıdığından. Bu ikisi kısa bir zaman dilimi için, Atatürk'ten ayrı kalmışlardı çünkü bir süreliğine hava değişimi için Ankara dışına çıkarılmışlardı. Hayatın bazı gerçeklerinin farkına vardıktan sonra hayat kalitelerinin ne derece çöküntü içine girebileceğini görüp, yuvaya, Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu eşsiz asker ve büyük devlet adamı Atatürk'ün yanına dönüyorlardı. Onlar şimdi yeniden dünyaya gelmiş gibiydiler. SON Yazan Serdar Yıldırım KELOĞLAN İLE NASREDDİN HOCA Keloğlan kasabaya tavuk satmaya gitmiş. Pazara gelince elindeki iki tavuğa müşteri aramaya başlamış. Adamın biri tavuklara bir altın vermiş. Keloğlan bunu kabul etmemiş. İlle de iki tavuğa iki altın isterim demiş. Keloğlan’ın tavukları bir altına vermediğini gören adam “ Bak Keloğlan, bende bir define haritası var. Yalnızım, yaşlandım artık. Bu sebepten defineyi aramaya çıkamadım. Eskiden, Zenginoğlu’ nun konağında çalışırdım. Bu haritayı bana Zenginoğlu vermişti. İki tavuk benim olsun, harita senin olsun, defineyi ara bul, ömrünce mutlu ol ” demiş. Keloğlan adama inanmış, değiş tokuş yapılmış. Keloğlan akşamüstü yorgun argın köyüne dönmüş. Anası “ A benim kel oğlum, kabak oğlum. Hiç bu kâğıt parçasına iki tavuk verilir mi? Sen tavukları satıp gaz, tuz alacaktın. Kandırmışlar seni. Şimdi karanlıkta otur, yemekleri tuzsuz ye de aklın başına gelsin ” diyerek bağırıp çağırmış. Keloğlan oralı olmamış, aklı fikri definedeymiş. Sabahı zor etmiş, erkenden kalkmış. Anasına “ Ana ben defineyi aramaya gidiyorum. Kışlık yiyecek hazırlamıştım. Varsın gaz olmasın, akşamları erken yatarsın. Varsın tuz olmasın, komşudan istersin. Defineyi bulursam, seni sultanlar gibi yaşatacağım ”demiş. Anasının elini öpmüş. Keloğlan’ ın kararlı olduğunu gören anası çaresiz fikir değiştirmiş. “ Güle güle git, Keloğlan. İnşallah defineyi bulursun “ diyerek Keloğlan’ ı uğurlamış. Keloğlan dağ-bayır aşmış, günlerce aramış, sonunda haritadaki kuyuyu bulmuş. Define, bu kuyunun içindeymiş. Kuyuya attığı taş tak diye ses çıkarmış. Keloğlan kuyuda su olmadığını anlamış. Fakat geçen yıl köydeki kör kuyuya inen ve bir daha çıkamayan üç kişi aklına gelmiş. “ Yanımda köyden getirdiğim ip var. Kuyunun kenarına bağlayıp insem ya ben de onlar gibi kuyudaki zehirli dumandan boğulur kalırsam halim nice olur, diye düşünceye dalmış. Evvela bana mert, sözünün eri, kuyudaki tehlikeyi ortadan kaldırabilecek bir yardımcı lazım. Böylesi de nerelerde bulunur, diye düşünürken aklına Nasreddin Hoca gelmiş. Tamam, demiş. Hoca bu işin çaresini bulur. Az gitmiş uz gitmiş, sonunda, Akşehir’ e varmış. Sormuş, Nasreddin Hoca’ nın evini göstermişler. Kapıyı çalmış. Nasreddin Hoca kapıyı açmış. “ Buyurun evladım “ demiş, “ Ben Nasreddin Hoca’ yım. Bir şey mi arzu etmiştiniz? “ “ Hocam, bizim köyde bana Keloğlan derler. Sizin önemli bir meselenin çözümüne yardımınızı rica edecektim. Beni dinlemek zahmetine katlanırsanız çok sevinirim. “ Hoca, Keloğlan’ ı evine buyur etmiş. Keloğlan define haritasına nasıl sahip olduğunu, anasına veda edip köyden ayrıldığını, haritadaki kuyuyu bulduğunu, kuyuya neden inemediğini anlatmış. “ Eğer defineyi bulursak yarı yarıya paylaşırız, Hocam. Ne dersiniz? ” diyerek sözü bağlamış. Nasreddin Hoca “ Uzun süredir kullanılmayan veya etrafındaki toprak tabakasından içine zehirli hava sızan kuyularda, yeterli hava akımı olmadığı için, bu zehirli hava birikir. Eğer böyle kuyulara inilirse insanı zehirler, öldürür. Söylediğine göre kuyunun derinliği dokuz on metre varmış. Kuyunun çevresini kazıp genişletmek çok yorucu ve zahmetli, ikimiz başaramayız. Yardımcı bulmaya kalksak kulaktan kulağa yayılır, halk kuyunun başına dolar. Başka bir yol bulmalıyız Keloğlan. Sen bizde birkaç gün misafir kal, düşünüp hal çaresini bulurum. “ Nasreddin Hoca sonraki iki gün planlar yapmış, taslaklar çizmiş. Planları demirciye götürmüş. Bu aletlerin olanını vermesini, olmayanı çizime uygun olarak yapmasını tembihlemiş. Haftasına aletler hazır olmuş. İki eşeğin çektiği bir araba almış. Arabaya aletleri, yiyecek, içecek gibi ihtiyaçları koymuş. Karısıyla vedalaşıp eşeğine binmiş. Nasreddin Hoca eşeğiyle önde, Keloğlan arabayla arkada, yola koyulmuşlar. Günlerce süren zahmetli yolculuktan sonra definenin bulunduğu kuyuya varmışlar. Hoca kuyuyu incelemiş. Keloğlan ile birlikte demirciye yaptırmış oldukları büyük körüğü kuyunun yanına indirmişler. Yaklaşık on santim genişliğindeki borunun bir ucunu kuyunun dibine sallamışlar. Diğer ucunu körüğe takmışlar. Birlikte körüğe temiz hava basmaya başlamışlar. Yıllardır burada biriken durgun ve zehirli hava, temiz ve basınçlı havanın etkisiyle parçalanmaya, yavaşça yükselmeye, kuyudan çıkmaya başlamış. Körük her hava basışında kuyudaki zehirli hava oranı azalıyormuş. Bu işlem ertesi gün de devam etmiş. Üçüncü gün kuyunun temizlendiğine kanaat getirmişler. Yine de her şeyden emin olmak için Nasreddin Hoca arabada getirdiği bir kediyi çuvala koymuş. Çuvalı ipe bağlayıp kuyunun dibine sarkıtmış. Yarım saat sonra kediyi çıkardığında dipdiri olduğunu görmüş. Keloğlan ipi beline bağlayıp kuyuya inmiş. Haritada belirtilen taşı çıkarmış. Taşın altındaki toprağı kazınca, sandığı bulmuş. Yanındaki diğer ipe sandığı bağlamış ve Hoca’ ya kendisini çekmesi için seslenmiş. Keloğlan kuyudan çıkınca, Hoca ile sandığı yukarıya çekmişler. Sandığın kilidini kırıp, kapağını açınca, bir de ne görsünler Çil çil altınlarla dolu değil miymiş sandığın içi… Çok sevinmişler. Hemen altınları paylaşmışlar. Ertesi gün, Nasreddin Hoca eşeğiyle Akşehir’e, Keloğlan arabayla köyüne doğru yola koyulmuşlar. Keloğlan köyünde dillere destan bir konak yaptırmış. Hizmetçiler, uşaklar tutmuş. Tarlalar, bağlar, bahçeler satın almış. Anasıyla birlikte sultanlar gibi yaşamaya başlamış. Keloğlan’ ın görülmemiş zenginliği padişahın kulağına gitmiş. Ava çıktığı bir gün Keloğlan’ ın konağına uğramış. Keloğlan padişaha hürmet göstermiş, en iyi şekilde ağırlamış. Gördüğü yakın ilgiden çok memnun kalan padişah, Keloğlan’ ı gelecek ay kutlanacak bayram için, sarayına davet etmiş. Bayram günü Keloğlan arabalar ve uşaklarla beraber saraya gitmiş. Eğlenceler sırasında padişahın dünya güzeli kızı Menekşe ile tanışmış ve aşık olmuş. Menekşe de Keloğlan’ ı görür görmez sevmiş ve yanından ayrılmak istemiyormuş. Bayram eğlenceleri bittikten sonra Keloğlan konağına dönmüş. Anasına, Menekşe Sultan’ ı görür görmez âşık olduğunu, onsuz yapamayacağını söylemiş. Düşünmüşler, taşınmışlar, padişahtan Menekşe’yi istemeye karar vermişler. Daha sonra anasıyla gidip kızı istemişler. Padişah, Menekşe’yi Keloğlan’ a vermiş. Keloğlan konağına dönüp düğün hazırlıklarına başlamış. Bir taraftan da Nasreddin Hoca’ ya haberciler gönderip, düğüne davet etmiş. Nasreddin Hoca payına düşen altınlarla Akşehir’e döndükten sonra yoksulları, yetimleri, giydirip kuşatmış, parasının çoğunu hayır işlerinde kullanmış. Bir yandan da Keloğlan’ın köyünde konak yaptırdığını, uşaklar tutup, araziler satın alıp sultanlar gibi yaşamaya başladığını dost sohbetlerinde ve gelip giden yolculardan duyar, anlatılanlara sevinirmiş. Keloğlan’ın düğün haberini ve Menekşe Sultan ile evleneceğini duyunca keyfi pek yerine gelmiş. Hemen düğüne gitmek için hazırlıklara başlamış. Halılar, kürkler, ipek kumaşlar almış. Menekşe’ye küpe, kolye, gerdanlık gibi ziynet eşyaları almış. Ayrıca dört atın çektiği iki araba satın almış, iki tane de uşak tutmuş. En değerli elbiselerini, en gösterişli kürkünü giymiş. Karısıyla birlikte düğünden birkaç gün önce yola çıkmış. Nasreddin Hoca maiyetiyle birlikte gayet şatafatlı bir şekilde saraya varmış. Keloğlan, Hoca’yı kapıda karşılamış. Elini öpmüş. Sarılmışlar, hasretle kucaklaşmışlar. Düğün gününe kadar Hoca başından geçmiş nice olaylara ince espriler katarak anlatmış. Davetlilerin hoşça vakit geçirmelerine yardımcı olmuş. Sazlı, sözlü eğlenceler arasında Keloğlan ile Menekşe Sultan evlenmişler. Mutluluklarına diyecek yokmuş. Daha uzun yıllar mutlu ve bahtiyar olarak yaşamışlar. Serdar Yıldırım Keloğlan İle Nasreddin Hoca isimli hikaye Romanya'da yayınlanan Hakses Gazetesinde çıkmıştır. 24-25. sayfalarda. Hakses nr. 235 ÜCÜR ZÜRAFA İstanbul Gülhane Parkı’ndaki hayvanat bahçesinde zürafalar için oldukça geniş bir yer ayrılmıştı. Burada anne ve baba zürafa ile iki yavru zürafa kalıyordu. Onlar gün boyu geziyorlar, ziyaretçiler de onları seyrediyordu. Anne ve baba zürafa yıllardır burada bulundukları için durumu kabullenmişler, bu hayata alışmışlardı. Fakat yavru zürafaların canı çok sıkılıyordu. Devamlı olarak babalarına “ Babacığım, bizler burada daha ne kadar zaman kalacağız? Bizleri masallarda anlattığın o güzel yerlere ne zaman götüreceksin? “ diye sitem ediyorlardı. Bir gün yavru zürafalardan biri baba zürafaya şöyle bir soru sordu “ Babacığım, bizler buralara nasıl geldik, kimler getirdiler? “ Bunun üzerine baba zürafa “ Bundan yıllar önce, buralardan çok uzaklarda yaşamış dedeniz bücür zürafayı anlatacağım sizlere “ dedi. “ O zaman anlayacaksınız buralara nasıl geldiğimizi. Zürafalar hep uzun boylu, boyunlu olurlar, fakat dedeniz doğduğunda da küçükmüş. Yıllar geçmiş, yaşı büyümüş, boyu büyümemiş. Yaşının büyümesiyle birlikte onun kalbindeki özlem daha da büyümüş. Çünkü o, bir sirk yıldızı olmak istiyormuş. Yaşadığı çevrede tıkılıp kalmak, dar bir kısır döngü içinde ömür törpülemek ona göre değilmiş. Bücür zürafa bu büyük hedefine ulaşabilmek için yaşadığı ormanda gösteriler düzenlemeye başlamış. Orman hayvanları bücür zürafanın gösterilerini ilgiyle karşılamışlar, onun yaptığı hayvan taklitlerini zevkle seyretmişler. Günlerden bir gün ormana avcılar gelmiş. Bu avcılar yakaladıkları hayvanları hayvanat bahçesine götüreceklermiş. Bir tepenin üzerine çıkıp dürbünle çevreyi gözleyen avcılar karşıdaki düzlükte bücür zürafayı gösteri yaparken görmüşler. Bücür zürafanın hayranlık uyandıran hareketlerini, enfes dönüşlerini seyreden avcılar, onun tam bir hokkabaz olduğunda karar kılmışlar. Gösteri bittikten sonra bücür zürafayı yakalamak için iz sürmeye başlamışlar. Bücür zürafa hemen anlamış takip altında olduğunu. Bu durum onu hiç şaşırtmamış. Çünkü zirveye giden yolda önüne bir takım yol ayırımlarının çıkacağını biliyormuş. Olanı biteni en ince ayrıntılarına kadar düşünüp planını yapmış. Eğer plansız, programsız hareket ederse istenmeyen, üzücü olaylar ortaya çıkabilirmiş. Avcıların niyetini kesin olarak bilmek olanaksızmış. Sonunda avcılar bücür zürafayı bir bataklığın yakınlarında kıstırmışlar. Sazlıkta yarım daire şeklinde ilerleyen avcılar, bücür zürafayı yakalamayı umdukları yerde yeller estiğini görmüşler. Bücür zürafanın ayak izleri bataklığın kenarında yok oluyormuş. Aslında bu durum planın bir bölümünü oluşturuyormuş. Bücür zürafa avcıların takibinden kurtulmak için daha önceden oraya sakladığı bir ağaç kütüğüne binerek uzaklaşmış. Ertesi gün avcıların konuşmalarını saklandığı yerden dinleyen bücür zürafa yakalandığı takdirde hayvanat bahçesine götürüleceğini öğrenmiş. Dört ayağı üstünde hoplayarak ortaya çıkmış ve avcıların hayret dolu bakışları altında iki perende atmış, daha sonra kurt gibi uluyup aslan gibi kükremiş. Bildiği bütün numaraları birbiri peşi sıra sergilemiş ve alkışlar arasında gösterisini tamamlamış. Bücür zürafa hayvanat bahçesine getirilince bu bölüme konmuş. Fakat o burada da boş durmamış, gösterilerine devam etmiş. Bu arada annemle birbirlerine gönül vermişler. Aradan zaman geçmiş, ben doğmuşum. Küçüklüğümü hatırlıyorum da şu demir parmaklıkların arkası bücür zürafayı görmeye gelen insanlarla dolardı. O da gün boyu bıkmadan, usanmadan gösterilerini sürdürürdü. Yavrularım, bu hayvanat bahçesine yılın belli tarihlerinde uluslar arası bir sirk gelir. Sirk kurulurken sirkin sahibi parkta gezmeye çıkmış. Buradaki kalabalığı görünce ne olduğunu merak edip sokulmuş. Bir süre bücür zürafayı seyrettikten sonra onun dünya çapında bir yetenek olduğuna karar vermiş ve yüksek bir ücret karşılığında sirke transfer etmiş. O, ele geçirdiği bu fırsatı en iyi şekilde değerlendirmesini bildi. Bir iki provadan sonra sahneye çıktı. Görülmemiş bir başarı sapladı. Gittiği her yerde on gün kalan ve geceleri bir gösteri sunan sirk, bücür zürafayı kadrosuna almasıyla birlikte seyirci patlamasına uğradı ve günde dört beş gösteri sunar hale geldi. Sirkin o yıl bir ay kaldığını unutmadan söyleyeyim. Ertesi yıl sirk geldiğinde babam bücür zürafa buraya uğradı. Beni, annemi ve arkadaşlarını görmeye gelmişti. Çok sevindik. Yanımızda iki saat kadar kaldı. Pek çok ülkede gösteriler sunduklarını, gittikleri her yerde yoğun bir ilgiyle karşılaştıklarını anlattı. Sirk yıldızı olmak istemiş, bunun için yıllarını vermiş, sonsuz gayret göstermiş ve sonunda başarmıştı. Mutluydu. Şimdi anladınız mı yavrularım, buralara nasıl geldiğimizi, kimlerin getirdiğini? “ Yavru zürafalar sanki ağız birliği etmişlerdi aynı sözü söylemek için “ Evet anladık babacığım, hem de çok iyi anladık “ dediler ve birbirlerine bakarak kıkır kıkır güldüler. Ortada reddedilmez bir gerçek vardı. Azmin başaramayacağı hiçbir şey olamazdı. Yeter ki gerçekten istenmeliydi. Tutar koparırdın. İdeal kiminin düşüncesinde bir tutku olarak kendiliğinden ortaya çıkardı. Kimi de başarılı birini örnek alarak onun izinden giderdi. İşte yavru zürafalar bücür zürafanın açtığı yoldan yürüdüler, onun izinden gittiler. Akşamları gökyüzüne dikkatle bakarsanız yıllar sonra birer yıldız olacak iki yavru zürafanın göz kırptıklarını görürsünüz. SON Belçika'da yayınlanan Ekip Dergisi'nin 42. sayfasında Serdar Yıldırım'ın yazdığı Bücür Zürafa isimli hikaye çıktı. Calaméo - Ekip 59 alıntıdırrr “Tek başıma yapabilmem için bana yardım et. Ve nasıl yapıldığını bana göster. Bunu benim için yapma. Kendim yapabilirim ve yapmak isterim. Bana nasıl yapacağımı öğretirken sabret. Bu belki uzun sürebilir. Ve belki daha uzun zamana ihtiyacım var. Fakat bilmelisin ki birkaç deneme ile yapacağım şeyi başarmak isterim. Hata yapabilme ihtimalim olduğunu da düşünmelisin. Ama unutma ki ben sadece bu hatalarla gerçek manada bir şeyler öğrenebilirim.” Maria Montessori
GAZİPAŞA İLE YAŞLI NİNE Gazi Çiftliğinde dolaşıp hava alırken oldukça yaşlı bir kadına rasladık. Atatürk attan inerek bu ihiyar kadının yanına sokuldu. - Merhaba nine Kadın Ata'nın yüzüne bakarak hafif bir sesle; - Merhaba dedi. - Nereden gelip nereye gidiyorsun? Kadın şöyle bir duraklayıp, - Neden sordun ki, dedi. Buraların sahibi mısın? Yoksa bekçisi mi? Paşa gülümsedi. - Ne sahibiyim ne de bekçisiyim nine. Bu topraklar Türk milletinin malıdır. Buranın bekçisi de Türk milletinin kendisidir. Şimdi nereden gelip nereye gittiğini söyleyecek misin? Kadın başını salladı. - Tabii söyleyeceğim, ben Sincan'ın köylerindenim bey, otun güç bittiği, atın geç yetişdiği kavruk köylerinden birindeyim. Bizim mıhtar bana bilet aldı trene bindirdi,kodum Angara'ya geldim. - Muhtar niçin Ankara'ya gönderdi seni? - Gazi Paşamızı görmem için. Başını pek ağrıttım da.... Benim iki oğlum gavur harbinde şehit düştü. Memleketi gavurdan kurtaran kişiyi bir kez görmeden ölmeyeyim diye hep dua ettim durdum. Rüyalarıma girdi Gazi Paşa. Bende gün demeyip mıhtara anlatınca, o da bana bilet alıverip saldı. Angaraya, giceleyin geldimdi. Yolu neyi de bilemediğimden işte ağşamdan belli böyle kendimi ordan oraya vurup duruyom bey. - Senin Gazi Paşa'dan başka bir isteğin var mı? Kadını birden yüzü sertleşti. Tövbe de bey, tövbe de! Daha ne isteyebilirim ki... O bizim vatanımızı gurtardı. Bizi düşmanın elinden kurtardı. Şehitlerimizin mezarlarını onlara çiğnetmedi daha ne isteyebilirim ondan? Onun sayesinde şimdi istediğimiz gibi yaşıyoruz. Şunun bunun gavur dölünün köpeği olmaktan onun sayesinde kurtulmadık mı? Buralara bir defa yüzünü görmek,ona sağol paşam! Demek için görmeden ölürsem gözlerim açık gidecek. Sen efendi bir adama benziyon, bana bir yardım ediver de Gazi Paşayı bulacağım yeri deyiver. Atatürk'ün gözleri dolu dolu olmuştu, çok duygulandığı her halinden belliydi. Bana dönerek, - Görüyorsun ya Gökçen, işte bu bizim insanımızdır... Benim köylüm, benim vefalı Türk anamdır bu. Attan indim. Yaşlı kadının elini tuttum anacığım dedim, sen gökte aradığını yerde buldun, rüyalarını süsleyen, seni buralara kadar koştura Gazi Paşa yani Atatürk işte karşında duruyor. Köylü kadın bu sözleri duyunca şaşkına döndü. Elindeki değneği yere fırlatıp, Atatürk'ün ellerine sarıldı. Görülecek bir manzaraydı bu. İkiside ağlıyordu. İki Türk insanı biri kurtarıcı, biri kurtarılan, ana oğul gibi sarmaş dolaş ağlıyorlardı. Yaşlı kadın belki on defa öptü atanın ellerini. Ata da onun ellerini öptü. Sonra heybesinden küçük bir paket çıkarttı. Daha doğrusu beze sarılmış bir köy peyniri. Bunu Atatürk'euzattı; - Tek ineğimim sütünden kendi ellerimle yaptım Gazi Paşa, bunu sana hediye getirdim. Seversen gene yapıp getiririm. Paşa hemen orada bezi açıp peyniri yedi. Çok beğendiğini söyledi. Sonra birlikte köşke kadar gittik. Oradakilere şu emri verdi; "Bu anamızı alın burada iki gün konuk edin. Sonra köyüne götürün. Giderken de kendisine benim bütcemden üç inek verin armağanım olsun." Hatay sorununda Fransızların zorluk çıkardığı günlerdeydi. Atatürk, sofrasına çağırdığı Fransız Fevkalade Komiserine içini döküyordu. -Hatay işi, benim kişisel davamdır. Beni üzüyorsunuz. Korkarım ki, beni meseleyi başka türlü halletmek zorunda bırakacaksınız. Atatürk bu sözleri Türkçe olarak yüksek sesle söylüyor ve herkes dinliyordu. Hazır bulunanlardan Kazım Paşa da onun sözlerini Fransızca’ya çeviriyordu. Atatürk’ün “Beni Üzüyorsunuz” sözü salona yansır yansımaz arka sıralarda bulunan bir genç ayağa kalkarak -Atatürk! Üzülme arkanda biz varız, diye bağırdı. Atatürk birden başını sesin geldiği yöne doğru çevirdi. Kaşları kalkmış, ürkünç bir çehre almıştı. Salon birden derin bir sessizliğe gömüldü. Herkes Atatürk’ün gence sinirlendiğini sanıyordu. Oysa tam bu sırada gözlerini gence diken Atatürk, onun bu sözüne karşılık olarak -Biliyorum çocuğum, onu bildiğim için böyle konuşuyorum, diye karşılık verdi Ata ya Hakaret eden Köylü Atatürk’e hakaretten sanık bir köylü hakkında kovuşturma yapılıyordu. Durumu Ata’ya bildirdiler. -Mahkemeye veriyoruz, dediler, size küfür etmiş. Atatürk sordu -Ben ne yapmışım ona? Soruşturma evrakını inceleyenler açıkladılar -Gazete kağıdı ile sardığı sigarayı yakarken kağıt tutuşmuş da ondan. Bunu söyleyen o zamanın bakanlarından biridir. Bakana şu soruyu yöneltmiş -Siz hiç gazete kağıdı ile sigara içtiniz mi? -Hayır... -Ben Trablus’ta iken içmiştim. Pek berbat şeydir. Köylü gene bana az küfretmiş. Siz bunun için mahkemeye vereceğiniz yerde, ona insan gibi sigara içmeyi sağlayınız. Ata nın Cevap Veremediği Tek İnsan..? Tarihimiz sayısız savaşlarla doludur. Biz bu savaşlardan baş kaldırıp ne memleketi imar edebilmiş, ne de kendimiz refaha kavuşmuşuzdur. Bunun sebebi, bizim suçumuz olduğu kadar düşmanlarımızın da suçudur. Çünkü başta Ruslar olmak üzere düşmanlarımız hep şöyle düşünürlerdi -Türklere rahat vermemeli ki, başka sahalarda ilerleyemesinler... Bunun için de sık sık başımıza belalar çıkarırlar, savaşlar açarlar, Balkan milletlerini “İstiklal” diye kışkırtırlardı. Biz böyle durmadan savaşırken de o zamanlar askere alınmayan gayri müslimler zenginleşirlerdi. Onların neden zengin, bizim neden fakir kaldığımızı bir köylü, Atatürk’e verdiği kısa bir cevap ile çok güzel açıklamıştır. Atatürk, Mersin’e yaptığı seyahatlerden birinde, şehirde gördüğü büyük binaları işaret ederek sormuş -Bu köşk kimin? -Kirkor’un... -Ya şu koca bina? -Yargo’nun... -Ya şu? -Salomon’un... Atatürk biraz sinirlenerek sormuş -Onlar bu binaları yaparken ya siz nerede idiniz? Toplananların arkalarında bir köylünün sesi duyulur -Biz mi nerede idik? Biz Yemen’de, Tuna Boyları’nda, Balkanlar’da, Arnavutluk Dağlarında, Kafkaslar’da, Çanakkale’de, Sakarya’da savaşıyorduk paşam... Atatürk bu anısını naklederken -Hayatımda cevap veremediğim tek insan bu ak sakallı ihtiyar olmuştur, der dururdu Atatürk ve Nöbetçi İtalyanların Habeş Harbi sıralarında idi. Ege kıyılarında kıta ve tahkimat komutanları çok titiz davranıyorlar, kıtaya herhangi bir yabancının sızması olasılığına karşı erleri sık sık uyarıyorlardı. Bu günlerin birinde Atatürk’ün teftişe geleceği haber alındı. Atatürk beklenilen günde yanındaki erkanı ile geldi. Kıtaları teftiş edip dolaşmaya koyuldu. Savunma mevzilerinden birine giden yolun dönemecinde Atatürk birdenbire durdu. Yanındakilere -Siz beni burada bekleyiniz, ben yalnız gideceğim, dedi. Yanındaki komutanlar tereddütle birbirlerinin yüzüne baktılar. Fakat, tabii bir şey söyleyemediler. Atatürk patikanın kıvrımını döndü. Koruganın hakim bir noktasında nöbet bekleyen Mehmetçiğe doğru yürüdü. Uzaktan gelen bir sivilin kendisine doğru yürüdüğünü gören Mehmetçik hemen silahına davrandı. Daha fazla yaklaşmasına izin vermeden gür sesi ile -Dur!... diye gürledi. Atatürk bu kesin ihtar karşısında durarak -Sen beni tanımıyor musun? Ben kimim? -Mustafa Kemal’sin komutanım. -Peki sen benim Mustafa Kemal olduğumu biliyorsun da hala neden yasak, diyorsun?... Mehmetçik bir an durakladı. Herhalde teftişten haberi vardı. Fakat onun bildiği Atatürk, yanında kalabalıkla gelirdi. Böyle yapayalnız gelmezdi. Bir an daha düşündükten sonra kafasını salladı ve safiyetle yanıt verdi -Komutanım, Mustafa Kemal’sin Mustafa Kemal olmasına ama... Düşmanların işine akıl sır ermez... Birini sana benzetir içeri sokarlar... Gözünü seveyim sen şu bizim yüzbaşıyı al birlikte gel, o zaman nereye istersen git! Atatürk, geri döndükten sonra komutanlara bunu anlattı. Bu mert ve uyanık eri çavuşluğa yükselttirdi. HATAY 1923 yılı Mart’ının On Beşi Pazar günüydü. Atatürk, Adana İstasyonu’nda trenden inmiş; sağı solu dolduran halkın coşkun alkışları, “Yaşa varol!” sesleri arasında yaya olarak kente giriyordu. Yarı yolda karalar giymiş bir kadın kalabalığı göze çarptı; sonra onların arasından ikişer levha taşıyan dört genç kız çıktı; Atatürk’ün önünde durdular. Arkalarından bir kız daha göründü ve önüne geçti. Hıçkırıklar, iniltiler ve yalvarışlarla dolu bir nutuk söylemeye başladı. Bu genç kızın kişiliğinde henüz tutsak bulunan İskenderun’la Antakya’nın Türk olan bütün halkı “Bizi de kurtar” diye yalvarıyordu. Herkesin gözleri yaşarmıştı, hıçkırıklarını tutamayanlar vardı. Atatürk’ün de gözleri nemliydi ve başı eğilmiş gibiydi. Genç kızın nutku bitince Atatürk’ün alnı yükseldi; mavi gözlerinde ve pembe yüzünde bir çelik parıltısı görüldü. Her kelimesi üzerinde kuvvetle durarak -Kırk asırlık Türk yurdu yabancı elinde kalamaz! dedi. On altı yıl sonra Hatay sorunun en heyecanlı günlerinde, hasta ve bitkin olmasına rağmen, Hatay’a yakın olmak için tekrar Adana’ya gitti. Dört saat ayakta durmak, birliklerin geçidini izlemek gibi olağanüstü bir dayanıklılık gösterdi. Hatay kurtuldu, fakat Atatürk’ü yitirdik. İsmail Habib, bu konuyu şöyle bitirir “Hatay, Hatay! Seni kurtaran, aynı zamanda senin şehidin oldu!” ATATÜRK Ve Trikopis Büyük Taarruz esnasında Gazi’nin yanında bulunan arkadaşları, Yunan Kuvvetleri Komutanı General Trikopis’in Başkomutan Çadırı’na nasıl getirildiğini şöyle anlattılar Trikopis, diğer esir kolordu ve tümen komutanları ile birlikte Gazi’nin huzuruna çıkarıldıkları zaman, hepsi çok heyecanlı ve bitkin halde imişler. Gazi, bunları oturtmuş, kendilerini teselli için bu gibi yenilgilerin tarihte örnekleri olduğunu, sevk ve idareyi eksiksiz yapmış iseler vicdanen rahat olabileceklerini söylediği zaman, Trikopis -Askeri görevimi tamamen yaptığıma eminim. Fakat asıl görevimi maalesef yapamadım, diye intihar edemediğini anlatmak isterken, Gazi -O size ait bir düşüncedir, diye sözünü kesmiş ve harita üzerinde -Şurada bir tümeniniz vardı. Niçin onu şuraya almadınız. Filan yerdeki kuvvetlerinizi falan yere sürseydiniz daha iyi olmaz mıydı? Gibi bazı eleştiriler yapmış, Trikopis -Ben öyle hareket etmek için emir verdim. Fakat yanındaki Kolordu Komutanı’nı göstererek bu yapamadı, demiş. Bu görüşmeler olurken esir komutan yavaşça yanında bulunan subaylarımızdan birine -Bizim ile konuşan bu general kimdir? diye sormuş, subay -Başkomutan Mustafa Kemal, deyince adam hayrete düşmüş -Şimdi anladım biz niçin mağlup olduk! Bizim Başkomutan İzmir’de vapurda oturuyordu, diyerek derdini dökmüş. YUNAN BAYRAĞI Atatürk İzmir’in kurtuluşunda halkın coşkun gösterileri arasında kalacağı evin önüne gelince, kapının önüne serilmiş bayrağı görünce durdu Bu, ipekten kocaman bir Yunan bayrağı idi. Üzerine basılarak geçilecek bir yol halısı gibi serilmişti Kapıdaki kalabalık halk yalvarıyordu -Buyurunuz, geçiniz. Bizim öcümüzü alınız! Yunan Kralı, bu evden içeri, bizim bayrağımıza basarak girmişti. Siz lütfedin. Bu karşılıkla o lekeyi silin! Burası sizin şehrinizdir. Bu ev sizin evinizdir. Bu hak sizindir. Atatürk, o yerde serili bayrağın önünde, bulunduğu noktada kaldı. Çevresindekilere tatlılıkla baktı. -O, geçmişse hata etmiş. Bir ulusun bağımsızlık simgesi olan bayrak çiğnenmez. Ben onun yanlışını tekrar edemem. Bayrağı yerden kaldırttı, bembeyaz mermerlere basarak içeri girdi. ATA NIN YOLUNDAN GİDENLER... İzmir Hakimiyet-i Milliye Okulu’nda öğretmendim. Okulumuz bir çocuk balosu hazırlamıştı. Çok mutlu bir rastlantı ile o gün Atatürk de İzmir’de bulunmaktaydı. Onu da davet ettik. “Acaba gelecek mi?” diye hepimiz heyecan içindeydik. Sonunda “Geliyor” denildi. Koştuk, karşıladık. Gülümseyen bir yüzle ellerimizi sıktı. Yanında yaverler, paşalar vardı. Koca salon heyecandan karmakarışık olmuştu. Büyük küçük herkes onu yakından görmek, sesini duymak için çırpınıyordu. Zorlukla ortalığa bir düzen verdik. Öğrencilerden Ali ortaya geldi. Çocuk heyecandan bocalıyor, bir şeyler bulup söyleyemiyordu. Derken küçük Ali coştu. Kendinden geçti. Kollarını ona doğru uzatarak içten gelen bir sesle -Senin ismini andıkça, senin resmine baktıkça, seni karşımda görünce damarlarımda bir şeylerin kaynadığını duyuyorum. Ah! Seni doya doya öpmek istiyorum, diye haykırdı. O zaman o da kollarını açarak -Öyleyse gel öp! dedi. Ali koştu, boynuna atıldı. Öteki çocuklar dururlar mı? -Biz de, biz de! Diye bağrışarak koştular. Kucağına atıldılar. Öptüler, öptüler. Heyecandan, sevinçten ağlıyorduk. Yaverler, paşalar ve hatta kendisi bile... Evet, yaptığı harplerin heyecanı, kazandığı zaferlerin sevinci belki onu ağlatmamıştır. Fakat bu bir avuç Türk yavrusunun içten gelen coşkunluğu onu sarsmış, heyecandan gözlerini bulandırmıştı. Gözlerine dolan yaşları tutmak için dudaklarını ısırdı. Sonra heyecandan titreyen bir sesle yanındakilere hiç unutamayacağım şu sözleri söyledi -İşte benim neslim bunlar! Atatürk'ün başyaveri Salih Bozok anlatıyor. Başkumandan, düşmandan kurtardığı İzmir' de geçireceği ilk gecesinin tarif edilemez sevincini yaşıyordu. İzmir' deki yeni evinde Mustafa Kemal Pasa ilk gecesini çalışarak geçirdi. Kendisi için zengin bir sofra hazırlandığı halde hiçbir yemeğe dokunmadan ufak tefekle karnini doyurdu ve geç vakitlere kadar çalıştı. Ertesi sabah erkenden uyanmıştık. Hafif bir kahvaltıdan sonra vilayet konağına gittik ve doğruca Vali'nin odasına girdik. Vali, İngiliz Konsolosu ile konuşuyordu. Biz gelince Vali ayağa kalktı ve Konsolos ile Mustafa Kemal Paşa’yı tanıştırdı. Konsolos, iyi Türkçe biliyordu. Pasa Vali' ye sordu —Konu nedir? Vali anlattı —“Sayın Konsolos, İngiliz tabasından olan vatandaşlar ile Rum, Ermeni, Yahudi gibi azınlıkların güven altında bulunduklarını belirtir bir " güvence" istiyorlar. Ben kendilerine herkesin eşit bicimde güven altında olduklarını bildirdim.” Mustafa Kemal Pasa, Konsolos' un Türkçe bildiğini biliyordu, öyle olduğu halde öfkesini belirtmek için sordu —“Ee, peki daha ne istiyormuş?” Bu soruya Konsolos Türkçe cevap verdi. —“Tabamız hakkında hükümetinizden yazılı teminat istiyorum!” Konsolos garip bir biçimde diklenmişti. Paşa’nın sesi havada kırbaç gibi sakladı —“Yunanlılar zamanında kendi tabanızı daha emniyette mi görüyordunuz?” Konsolos gerisinde İngiliz devletinin bulunduğunu belli eden bir kasılma ile —“Evet, Yunanlılar burada iken tabamızı emniyette görüyorduk. ” dedi. —“Öyleyse buyurun tabanızla birlikte Yunanistan'a gidin, efendim!” Konsolos kendisinden umulmayacak bir cesaret gösterdi —“Yani majestelerimin hükümetine savaş mı açıyorsunuz?” Mustafa Kemal iyice öfkelenmişti fakat öfkesini tuttu ve Konsolos'a —“Siz kiminle ve ne konuştuğunuzu biliyor musunuz? Ben Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı ve Türk Orduları Başkomutanıyım. Savaş açmaya, barış yapmaya hakkim var. Siz kimsiniz! Hükümetiniz adına savaş ve barış görüşmeleri yapmaya yetkili misiniz? Böyle bir yetkiniz varsa görüşelim. Yoksa eliyle kapıyı gösterdi buyurunuz efendim!” O kasım kasım kasılan Konsolos, Mustafa Kemal Paşa’nın son cümlesi üzerine sapsarı kesildi ve tek bir kelime söylemeden kapıdan çıktı gitti. Mustafa Kemal Paşa arkasından bir süre baktıktan sonra Vali'ye döndü —Yüz vermeyin Vali Bey! Bunlar karşılarında hala Babıâli Hükümeti var sanıyorlar. Bir zırhlısı önünde pusacak, bir blöfü önünde yelkenleri suya indirecek "devletçik" sanıyorlar bizi! Küstahlığın derecesine bakin, bana "Savaş mı açıyorsunuz?" diye soruyor, barut kokan bir odada sorduğuna bak! Savaş halinde değil miyiz sanki!” Kollarında ve omuzlarındaki işaretlerden amiral rütbesinde olduğu anlaşılan? İngiliz Donanması Komutanı, Hükümet Konağı’nın kapısından girerek Mustafa Kemal Paşa’nın odasına doğruldu. Nazik, fakat öfkeli bir hali vardı. Ruşen Eşref önüne çıkıp ne istediğini sorunca —“Başkomutan Mustafa Kemal Pasa ile görüşmek istiyorum!” Dedi. Birlikte odaya girdiler kapı kapandı. Amiral önce —Çok güç koşullar altında bir savaş kazandınız, sizi asker olarak içtenlikle kutlarım. Çanakkale' deki başarınızı rastlantıya borçlu olmadığınız, kanıtlanmış oldu. Büyük bir askeri tanıdığım için memnunum,” demiş. Mustafa Kemal Pasa çok hoşlanmış bu sözlerden. Amiral bir sure sonra konuya girmiş —“Ülkenin kontrolünüz altında bulunan bölümünde bizim tabamız ve sizin azınlıklarınızdan Ermeniler, Rumlar var. Yeni askeri yönetim altında bu insanların statüsü nedir? Güven de midirler?” —“Hiç kuskunuz olmasın Amiral! Türkiye' deki bütün insanlar gibi tabanız ve sözünü ettiğiniz azınlıklar da TBMM Hükümeti'nin eşit koruması altındadır. Suç islemeyenler, kendilerini bu memlekette benim kadar güvende sayabilirler.” —“Suç isleyenler? “ —“Suç isleyenler Sayın Amiral, dünyanın her yerinde olduğu gibi, ülkemizde de adaletin huzuruna çıkarlar. Suçlu iseler, cezalarını elbette çekeceklerdir...” —Fakat Pasa Hazretleri, fevkalade günler geçirdik. Yunan ordusundan cesaret alan Rumların bazıları, şımarıklıklar yapmış olabilir. Bugün bu insanlar yerli halkın düşmanlığı ile yüz yüzedirler. Ermeniler için de başka açıdan ayni şeyleri söyleyebilirim. Biliyorsunuz, arkadaşlarının büyük bir bölümü göçe zorlandı ve önemlice bir bölümü de hayatini kaybettiler. Bu ruh tedirginliği içinde Yunan ordusu ile işbirliği yapmış, bazı Türklere zor günler geçirtmiş olabilirler. Bunlar, fevkalade günlerin olaylarıdır. Bağışlanması, hoş görülmesi gerekir. Eğer bu kimseler, halkın husumetine bırakılacak olursa, bütün dünya aleyhinize kıyameti koparır!” Son cümleye kadar Amiral'i gülümseyerek dinleyen Mustafa Kemal Pasa, dünyanın koparacağı gürültü ile kendini tehdide girişince, sözünü bıçak gibi kesmiş —“Şu Efendi Devlet rolünü bir kenara koyunuz Amiral! Milletleri de tehdit etmekten vazgeçiniz! İngiltere ve müttefiklerinin kıyameti koparıp koparmayacağını düşünmem! Bunlar memleketimin iç işleridir; kimsenin bu işlere karışmasına müsaade etmem! Majestelerinin devleti memleketimizin azınlıkları ile uğraşmaktan vazgeçsinler! Kim bize saygı beslemezse, bizden saygı beklemeye hakki olmaz!” Amiralin benzi kul gibi olmuş —“İngiltere Hükümeti’nin tabasını her yerde koruma hakki, devletler hukuku teminatı altındadır. Avrupa devletleriyle birlikte arkaladığımız Rum ve Ermenilerin güven içinde bulundurulmasını sadece rica ettik. Yoksa biz bu güvenliği sağlayacak güçteyiz...”İşte o zaman Mustafa Kemal Paşa’nın tepesi iyice atmış —“Arkaladığınız Yunan ordusunun denizde yüzen leşlerini herhalde görmüş olmalısınız! Türk ordusu asayişi sağlayacak güçte olduğu gibi, limanı O dönemde İngiliz donanması İzmir limanında bulunmaktaydı boşaltacak güçtedir de... İsterseniz, Türk'e ihanet eden tabanızın ve azınlıklarınızın adaletten kaçan sefillerini geminize doldurabilirsiniz! Donanmanızın da en kısa zamanda limanı terk etmesini istiyorum!” Mustafa Kemal Paşa’nın cümleleri, art arda Osmanlı tokatları gibi Amiralin yüzünde sakladıkça, Amiral ne yapacağını şaşmış ve en sonunda —“İngiltere’ye savaş mı açıyorsunuz?” Demiş. İşte Paşa burada son sözünü söylemiş —Savaş açmak mı? Siz yoksa Sevr Antlaşması'nın hala yürürlükte olduğunu mu sanıyorsunuz? Biz onu çoktan yırttık... Karşımda oturuşunuzu, sizi konuk saymama borçlusunuz! Fakat görüyorum ki, nezaketimizi kötüye kullanmak eğiliminiz var... Buna müsaade edemem. Bizim gözümüzde "Barış antlaşması yapmamış" iki devletiz. Savaş hukuku yürürlüktedir. Gemilerinizi derhal karasularımızdan çekmenizi size ihtar ediyorum!” Bir balmumu heykeline dönmüş Amiral... Şişerek ve gerinerek girdiği Mustafa Kemal Paşa’nın odasında oturduğu sandalyede küçüldükçe küçülmüş ve sonunda kekeleyerek —“Affedersiniz!” Demiş ve yerlere kadar eğilerek geri geri kapıya gidip dışarı çıkmış. Ruşen Eşref hem düşünceli hem de gülüyordu —“Paşa, Amirali anasından doğduğuna pişman etti. "Kendisinin Türk Topraklarında bir savaşçı olarak bulunduğunu "Paşa’dan öğrendiği zaman sapsarı kesildi... Tutuklanacağını, tutsak edileceğini sandı. İnce dudaklarını ısırıyor, parmaklarını birbirine kenetlemiş titriyordu. Karşısında Babıâli Paşası bulacağını sanıyordu herhalde... "İngiltere devletini kendi devletine eşit gören" bir Pasa ile karşılaştığı için, ihtiyatsızlık edip karaya çıktığına kim bilir nasıl lanet etmiştir...” Aradan bir saat geçti geçmedi... İngiliz gemisinden bir müfreze ve bir teğmen çıktı. Amiralden -devleti adına- bir ültimatom getiriyordu, Başkomutan'a kendi eliyle verecekti. Paşa’ya bildirdim; "Gelsin" dedi. Teğmeni içeri aldım. Ruşen Eşref tercümanlık yapıyordu. İngiliz çakı gibi bir teğmendi. Paşa’nın karşısında gösterişli bir selam verdi ve Ruşen Eşref aracılığıyla ültimatomu Paşa’ya ulaştırdı. Pasa —“Peki teğmen! Hükümetimiz ültimatomunuzu inceler ve hükümetinize gereken karşılığı verir. Siz geminize dönebilirsiniz...” Teğmen önce dışarı çıkacakmış gibi bir hareket yaptı, sonra da Ruşen Eşref’e donup —“Başkomutan, ellerini öpmeme müsaade buyururlar mı?” Ruşen Eşref, teğmenin dileğini Paşa’ya söyledi, Pasa —“Nereden icap etmiş sor bakalım!” Dedi. Teğmen —“Asker olarak zaferlerine, insan olarak kendisine hayranım... Lütfetsinler...” Teğmen Paşa’nın elini öptü, Pasa da teğmenin yanağını okşadı. Odayı boşalttık. Az sonra Ruşen Eşref'i çağırdı —“Metni okudunuz mu? Ne istiyorlar?” —“Paşam Amiral ile görüştüklerinizin yazı ile de pekiştirilmesi isteniyor.” —“Öyleyse Halide Hanım'ı Edip Adıvar bulunuz, hemen tercümesini yapsın ve metin olarak bana getirsin... Öte yandan bir kopyasını şifre ile Dışişleri Bakanlığına gönderin gerekeni yapsınlar... Durumu, ordu komutanı Nurettin Paşa’ya da bildiriniz. Gerekiyorsa benimle temas etsin...” Olay kısa bir süre içinde şehirde duyulmuştu… İngiliz ve Fransızlar, kendi devletlerinin uyruğunda olanları gemilere bindirmeye başlamışlardı. Nitekim birkaç saat sonra da sessizce çekilip gittiler... Şimdiler de ABD ve AB'nin terbiyesizce nasıl bu kadar iç işlerimize karıştığını ve insanların bunu çok normal karşıladıklarını gördükçe bu ülke için ne kadar büyük bir anlam taşıdığı her geçen gün çok daha fazla anlaşılıyor, hissediliyor. Askerimizin başına çuval geçirdiklerinde kimsenin gıkı çıkmadı. Onun zamanında böyle bir olay olsaydı, nasıl tepki göstereceğini ben düşünemiyorum bile. Binlerce kez önünde saygıyla eğiliyorum. Atatürk, ünlü güreşçi Kurtdereli'ye ödül olarak 1000 liralık bir is Bankası çeki veriyor. Altını Kemal Atatürk diye imzalıyor, zaten çeklerde resmi de var. Pehlivan çeki is Bankası' na götürüyor; kendisine 1000 lirayı ödüyorlar. Muazzam bir para. Ama Kurtdereli hala bekliyor. "Ne bekliyorsun pehlivan?" diye sorduklarında çeki beklediğini söylüyor. "Parayı aldın, çek bizde kalacak" diyorlar. "O zaman alin 1000 liranızı, verin çekimi" diyor. "Onda Atatürk'ümün imzası var." Ve parayı iade edip Atatürk imzalı çeki sevgiyle cebine yerleştirerek gidiyor. Sakal üzerine... Atatürk Amasya konağında yörenin ileri gelenleri ile sohbette. Bir ara tam karşısında oturan birine takılır gözleri. Yaşı ellinin üzerinde bu adam beline kadar inen sakalıyla Atatürk'ün dikkatini çeker. Ata, yanındaki valinin kulağına eğilip sorar; - Kimdir bu? Vali yanıt verir; - Efendim kendisi Sih'tir. Yörede çok hatırıvardır. Atatürk Sih'i yanına çağırır ve; - Bak baba, imanın ölçüsü sakalın boyunda değildir. Sunu rica etsem de en azından Peygamber efendimizinki gibi kısaltsan der ve eliyle de boyunaltı hizasını gösterir. Sih; - Emrin olur Pasam diyerek yerine çekilir. Aradan zaman geçer, bir aksam Atatürk Amasya'daki Sih'i hatirlar ve Vali'yi telefonla arayip durumu sorar. Vali nasil söyleyecegini bilememekle birlikte, Sih'in sakal boyunda en küçük bir kisalma bile olmadigini aksine kimselere el sürdürmedigini anlatir. Atatürk telefonu kapatir, kagidi kalemi eline alir ve az sonra nazirini çagirip, yazdigi yaziyi Amasya Valiligi'ne teblig etmesini ister. Ertesi gün Amasya'dan bir haber gelir ki Sih Efendi Ata'yi görmek üzere Ankara'ya yola çikmis... Sih gelir, Ata'nin karsisina çikar. Sakal tamamen kesilmis, sinekkaydi bir tiras olunmus, saçlar kisaltilmis, kilik kiyafet bastan sona degistirilmis, bambaska bir görünüme bürünülmüstür. Atatürk'ün mesai arkadaslari bu degisimi anlayamaz ve Ata'ya sorarlar; - Aman Pasam, o Sih ki sakalina el dahi sürdürmezdi, siz ne ettiniz de kökünden kesmesini sagladiniz? Ata gülümser, sonra da yanindakilere dönüp; - Dün aksam Amasya Valiliği’ne bir yazı gönderdim ve Sih'i Afyon'a vali atadığımı bildirdim der. Ardından da yeni bir yazı hazırlayıp nazırına bu yazıyı da Sih’e vermesini söyler. Yazıda söyle yazmaktadır; - İnancın ölçüsünün sakalda olmadığını anladığına sevindim. Valilik meselene gelince, bugün koltuk uğruna kırk yıllık sakalından vazgeçebilen yârin başka şeyler için milletinden bile vazgeçebilir. Seni böyle bir ikileme mahkûm bırakmayalım. Kal sağlıcakla... verdiğim bir slâyt ın yazı şekli Bir gün Müslüman memleketlerinden birinde Mısır'da bağımsızlık davası için çalışan liderlerden biri, Mustafa Kemal'i görmeye gelmişti. Kendisine -"Bizim hareketin de başına geçmek istemez misiniz?" diye sordu. Olabilecek şey değildi ama insan yoklamalarını pek seven Mustafa Kemal -"Yarım milyonunuz bu uğurda ölür mü?" diye sordu. Adamcağız yüzüne bakakaldı. -"Fakat Paşa Hazretleri yarım milyonumuzun ölmesine ne lüzum var? Başımızda siz olacaksınız ya..." -"Benimle olmaz beyefendi hazretleri, yalnız benimle olmaz. Ne vakit halkınızın yarım milyonu ölmeye karar verirse, o zaman gelip beni ararsınız." Satı Kadın... Ankara'da yakıcı bir yaz günü idi Atatürk beraberinde arkadaşları ve yaverleri olduğu halde Kızılcahamam’a giderken Kazan köyü yakınlarında durmuş ve otomobilinden inmişti. Köyün kadını, genci, yaslısı, ihtiyari köylerin içinden geçen, köşede duran bu yabancı konukları görünce hep koşuştular. Kimi su seğirtti, kimi ayran, bunlardan biri, güğümünden aktardığı soğuk ayranı ata'ya uzattı - bir soğuk ayran içermişiniz, dedi. Bu çorak iklimin kavurduğu yüzünde bronzlaşmış Türk kadının en bariz ifadelerini taşıyan, bir Türk anası idi. Böğrüne sıkıştırdığı kundağı biraz daha bastırdıktan sonra, sağ elindeki ayran bardağını uzattı, bekledi. Ata’sı, ayranı kana içmiş ve biran durakladıktan sonra ona - senin kocan kim? Diye sormuştu Köylü kadını, yüzü tunçlaşmış, elleri nasirli bir Türk anası Ankara’nın kendine has şivesi ile kocasının Sakarya harbinde boğazından yaralanmış bir cengâver olduğunu söyledi. Ata bir soru daha sordu - ne zaman doğdun? - 1919’da Atatürk Samsun'a çıktığı zaman doğdum. Ata, bir an düşündü. Yıl 1934 idi. Kadının bu ifadesine göre 15 yasında olması lazım gelirdi. Hâlbuki karsısındaki kadın 25 yaşlarında görünüyordu tekrar sordu - nasıl olur - evet, nasıl olurdu. Bu satı kadın hiç tereddütsüz, o her zamanki nüktedan haliyle ve memleketin işgal altında geçirdiği acı yılları ima ederek - evet paşam, ondan evvel yaşamıyordum ki! Bu espri ata’yı bir hayli düşündürdü. Ayrılırken yaverine kadının ismini ve adresini not ettirdi. Daha sonra biz satı kadını büyük millet meclisine giren ilk kadın milletvekili olarak görmekteyiz. __________________ ~Ben ISTEMEDiM~ Ben Istemedim Bu Ayriligi.. Ben Istemedim Bu Son Gidisi... Ben Istemedim Bu Yaslari... Ben Istemedim Bu Yanlizligi.. Ben Istemedim, Ben Istemedim , Senden Ayri Kalmayi... SeVGi , eMeK iSTeR ! eMeK , FeDaKaRLiK ! FeDaKaRLiK , YüReK ! YüReK iSe iNSaNDa oLuR . . .!!!
okul öncesi atatürk ile ilgili kısa hikayeler