c1aRzoI. Yaşar Nuri ÖZTÜRKO hep bizimle... O halde, biz de hep onunlayız. Sorun, bu beraberliğin farkında olup olmamak noktasında ortaya teologlar, özellikle İslam-Hıristiyan ilişkileri üzerinde duranlar, İslam'ı bir kurallar yığını olarak göstermekte, İnsan-Allah arası direkt kalp ilişkisi sadece Hıristiyanlık'ta vardır’’ demektedirler. Hatta İslam'a bakışında en insaflı oryantalist sayılan Fransız Massignon bile bu kategorinin dışında değildir. Bu yazar İslam tarihinde Allah - insan arası direkt kalp ilişkisi Hz. Muhammed'den 300 sene sonra Hallac-ı Mansur ile gerçekleşmiştir’’ görüşünü ortaya atarak bir Müslüman'ı bağlı olduğu peygamberin üstüne çıkarmak gibi bir saçmalık Kerim'i şöyle bir okuyan, rahatlıkla görür ki, insanın özüyle Yaratıcı'nın aynılığını hareket noktası almak, Kuran'ın temel yaklaşımlarından Allah arasında, insan esas benliği olan özüyle düşünürsek, parça-bütün ilişkisi vardır. İnsan Allah'ın ruhundan bir nefestir’’ Hicr, 29. Ve insanın bedeni bu ölümsüz özü taşıyan bir binektir hadis. Bir başka deyimle, ölümsüz olan insan özüyle Yaratıcı Kudret'in birliği esastır. Bu yüzden Kuran, insanın Yaratıcı'ya yaklaştıkça kendi öz benliğine yaklaştığını ısrarla belirtir. Ve bu yüzden, tasavvuf düşüncesine göre, insanın birey ve toplum olarak mutluluğuyla Allah'a yakınlık arasında doğru orantı dinin, ahlákın ve olgun insan gerçeğinin temelinde Allah'la her an beraber olma’’ bilincini görmektedir. Bazı örnekler verelim Andolsun, insanı biz yarattık. Nefsinin ona neler fısıldamakta olduğunu da biz biliriz. Biz ona şah damarından daha yakınız.’’ Kaf, 16 Ve Aralarında fısıldaşan üç kişinin dördüncüsü, beş kişinin altıncısı o Allah'tır. Sayıları bundan az veya çok da olsa Allah onlarla her yerde beraberdir. Sonra onlara yapmış olduklarını açık açık haber verecektir.’’ Mücadile, 7 Ve Nerede olursanız olun O, sizinle beraberdir.’’ Hadid, 4 Hz. Peygamber, bu Kuran'sal gerçeği ifadeye koyarken şöyle diyor Her an, Allah'ı görüyormuşsun gibi davran.’’ Kuran'ın bu anlayışının uzantılarından biri de şudur İnsan özüyle Allah arasında, bu demektir ki, parçayla bütün arasında ezelden bir anlaşma vardır. Kuran buna misak diyor. Ve Kuran bu misak'ı Allah-insan ilişkilerinin bireysel, toplumsal ve evrensel bütün boyutlarının dayanağı sayıyor. O halde insan, varlık bünyesinde iğreti, başkasının aracılığına muhtaç, kaderi ipotek altında, güçsüz, zavallı bir yaratık değil, varlık ve oluşun yaratıcı ve yönlendirici gücüyle aynılığı olan bir parça-yaratıcıdır. Burada temel espri şudur İnsan bütün yüceliğine rağmen Allah değildir. Çünkü insan, parçadır. Bu demektir ki, Allah, insana ruhundan üflemesine rağmen aşkınlığını korumaktadır. Ve insan, varlık bünyesinde en seçkin yere oturmuş olmasına rağmen parçalığını, yaratılmışlığını sürekli bizimle oluşu ve bizim her an O'nunla beraberlik şuurunu taşımamız gerektiği gerçeği, pratikte iki sonuç ortaya koymaktadırHer şeyden önce, din hayatı bu Yaratıcı'yla beraberlik’’ şuurunu gerçekleştirmeye yöneliktir. Kuran'ın kurtuluşun, ölümsüzlüğün esassı gördüğü iman işte budur. Peygamberlerin temel davaları da bu bilinci insan hayatına kazandırmak olmuştur. Dinde, her peygamber döneminde ayrı bir biçim ve görüntü kazanan kurallar ve yükümlülükler, bu temel gayenin elde edilmesine yönelik araçlardır. Bu yüzdendir ki, İslam insanı, niyetlerinin bir toplamı olarak görür ve niyetsiz davranışa, istenmeden veya baskıyla gerçekleştirilen fiillere hiçbir değer tanımaz. Özgürce benimseme ve serbest niyetin ürünü olmayan davranışlardan fiil ve harekete dönüşmeyen niyet daha üstündür. Yaratıcı hareket, özgür niyet ve kararla birleşen aksiyondur. Kalıp ve kural yönünden en mükemmel görüntüyü de sergilese, hür istek ve şuurdan uzak olan davranış, yaratıcı değildir. Bu yüzden dinde zorlama ve baskı yoktur.’’ Bakara, 256. Ve bu yüzden İslam, yapısı bakımından özgürlük ve yaratıcılık ifade eden düşünceyi, bilinçsiz ibadetten üstün tutmuştur. Hz. Peygamber'in şu sözü, bu yaklaşımı burcuna oturtmaktadır Bilginin uykusu, bilinçsizlik ve bilgisizliğe yenik düşen cahilin ibadetinden değerlidir.’’Sonuç olarak bize şah damarımızdan daha yakın’’ olan ve bize ruhundan bir nefes vermiş bulunan Yaratıcı Kudret düşünce, bilim ve güzellik üretiminde beynimize, gönlümüze, kalemimize, fırçamıza, kelimelerimize, laboratuvarımıza ve çekicimize katılmaktadır. Veya, bütün bunlarla biz O'nun yaratan, yapıp-eden faaliyetine veya böyle, Allah her an bizimle... İnsana düşen, bu beraberliğin bilincine varıp onu, hayatı ve dünyayı güzelleştirmek için değerlendirmektir.Aşk, Tanrı'dan gebedir, bu varlık álemi ise aşktan gebe. Dünyada ne varsa hepsinin canı aşktır.’’M. Celáleddin Rumi
Yaşar Nuri ÖZTÜRKSon yıllarda açık yüreklilikle ve ısrarla gündeme getirdiğimiz gerçek din - sahte din ayrımı’’ münasebetiyle, ülkemiz ve insanlarımız açısından çok hayati bazı gerçekler ortaya çıktı. Bu gerçekleri az-çok bilenler elbette vardı, ama bu kez, geniş kitleleri bilgilendirecek gelişmeler oldu. Bunların en önemlisi, bence Türkiye'de bir ruhban sınıfının hatta saltanatının oluşmuş bulunduğunun ve bunun, Türkiye'nin bilimsel, düşünsel, dinsel hatta siyasal ve hukuksal kaderine egemen olma noktasına geldiğinin gün ışığına satırların yazarı, bu gerçeğin yıllardan beri farkında olanlardan biridir. Çünkü yıllardan beri amansız ve acımasız bir ruhban-engizisyon zulmünün mağdurudur. Ne acı kaderdir bu! Ülkenin, dinden çoktan istifa etmiş binlerce insanını dinin içine çeken, onları dinle yeniden kucaklaştıran bir adam, dini yaymak ve yüceltmek istediğini iddia edenlerin zulümlerine maruz kalmaktadır. Yalnız bu fenomen bile çok zalim bir engizisyon-ruhban kahrının pençesinde olduğumuzu göstermeye bu ruhban ekiplerin gerçekten din ve Allah rızası’’ diye bir kaygıları olsaydı, akıl da din de bilir ki, alkışlayıp övecekleri ilk insan ben olurdum. Ama ruhban saltanatının kaygısı din değil, dini maske yaparak egonun iştahlarına tatmin imkánı tanrısal gerçeğin zamanüstü kaynağı Kuran'dan belgelemeye geçerken, dinim, ülkem ve insanlık adına bir kez daha tekrarlamak isterim ki, Türkiye'de amansız ve acımasız bir ruhban egemenliği kurulmuş bulunmaktadır ve Türkiye'nin en dikenli acılarının arka planında bu egemenliğin heveslerinin yarattığı son yıllardaki olaylarla açıkça ruhbanlık ve nedir ruhban zulmü?Bugüne değin, açık bir biçimde telaffuz etmediğim çünkü zulüm biter diye ümitleniyordum bu kavram, eserlerimde, genellikle saltanat dinciliği’’ olarak ifade edilmiştir. Ruhbanlık, Kuran'ın verilerine dayanılarak şöyle tanımlanabilir Dünyevi menfaat ve hükümranlık elde etmek üzere, dinin mukaddeslerini, politika ve çıkarlara ters düşenleri etkisiz kılmak üzere işletmek ve bunun finansmanını, yine dinin mukaddeslerini kullanarak, o dinin mensuplarına yaptırmak sanatının göre, ruhban saltanatı dine ve müminlere zulüm olduğu kadar bir insanlık suçudur da... Çünkü bu suç, konuşma ve savunma imkánlarını, Allah adına’’ karşısındakine teslim etmiş insanlara kötülük şeklinde işlenir. İnsanlık tarihinin hiçbir barbarlığı, hiçbir terörü, hiçbir dehşeti ruhbanlık zulmü kadar ağır ve ürpertici olamaz. Bu suç Mehmet Akif'in ölümssüz ifadesiyle Allah ile iskát edilen’’ yani Allah paravan yapılarak susturulan saf ve temiz insanlara karşı işlenmekte ve daha acısı, finansmanı da o mazlumlara yaptırılmaktadır. Yani zulmü işleyenler için ne risk vardır ne de harcama!..Şimdi Kuran'a bakalım Kuran, ruhbanlıkla ilgili tespitlerini ürpertici bir üslupla yapmıştır1. Ruhbanlık, Allah tarafından dine konmuş bir kurum ve kavram değildir; onu dine, dini ve Allah'ı temsil iddiasıyla ortaya çıkan ekipler sokmuşlardır. Hadid Suresi, 27.2. Ruhban ekiplerin büyük çoğunluğu, insanların mallarını, sizi Allah'a götüreceğiz!’’ diyerek çeşitli oyun ve manipülasyonlarla tıka basa yerler ve sonunda da kitleleri Allah'tan uzaklaştırırlar. Tevbe Suresi, 34.3. Ruhban ekipler günün birinde, Allah'ın yanına ilave edilen rabler’’ yani yedek ilahlar konumuna getirilir Tevbe, 31. Cenab-ı Peygamber bu rableştirme’’nin nasıl vücut bulduğunu ifadeye koyarken şöyle buyurmuştur Dini temsil ettiğini söyleyenlerin çirkin gördüğünü haram, sevimli gördüğünü helal ilan etmek, onları rabler haline getirmektir.’’Muazzez Peygamberimizin bu sözü, ruhban zulmünü tanımada hareket noktasıdır. Ruhban zalimleri, din adına iyi-kötü, siyah-beyaz, cennet-cehennem, helal-haram hükümlerinin kendi ağızlarından çıkan kelimelere bağlı olarak belirlenmesini din’’ yaparlar. Bu ruhban dinine karşı çıkış, derece derece, zındıklık veya káfirlik olarak damgalanır. Araştırma, tartışma, müzakere, kitap, kaynak, insan hakları, değişen şartlar gibi kavramların ruhban lügatinde yeri yoktur. Ya ona teslim olursun, yahut da günün ve menfaatlerin gerektirdiği bir şekil ve tabirle dindışı ilan ve Hz. Muhammed öğretisinin verilerine dayanarak tespit ettiğimiz bu ruhban anlayış ve zulmü, son yıllarda, ülkemizde en acımasız şekliyle uygulamaya konmuştur.
PROF. DR. ŞAHİN FİLİZ / AKDENİZ ÜNİVERSİTESİ FEN-EDEBİYAT FAKÜLTESİ ÖĞRETİM ÜYESİ Birtakım uyarılarda bulunur. Adları farklı olsa da hepsi de “şeytan” yani yalan ve yanlışın savunulmasında birdir. Sünnet adı altında Arap-Emevî örflerini dindenmiş gibi gösterip hakikatin üstünü örtmek, genel ahlak ilkelerini çiğnemek, yalanı doğru, sahtekârlığı dürüstlük olarak sunmak, bu grupların ortak özelliğidir. Yaşar Nuri usturası, bu örgütlü cehalete karşı, her düzeyden insanı uyanık olmaya çağırır. Çünkü şeytan, gerçekleri gizleyerek ürettiği yalanları, masumane bir şekilde yayar. Bu aldatmaca, Allah ile aldatmanın kimliğinin deşifre edilmesiyle ortaya çıkar. “Allah ile aldatma” kavramsallaştırmasını kendisine borçlu olduğumuz Yaşar Nuri, şeytan grubunun insanlarının, şeksiz inandıkları dine yalan söyleterek gerçek dini kararttıklarını; Eğriyi doğru, doğruyu eğri göstermek için algı operasyonundan vazgeçmediklerini vurgular. Dine ilişkin bütün hakikatler, bu yöntemle ters yüz edilir “Dinde olmayan birçok haram, sevap, dokunulmaz alan, kural, ibadet icat edilmiştir. Dindarlık’ yapay kutsallara saygıyla eşitlenmiştir. Bu durumda, Allah ile aldatanların anladığı anlamda dindar’ olduğunuzda gerçek dinin dışına çıkarsınız. Onların anladığı gibi dindar’ olmadığınızda ise dinsiz’ diye damgalanırsınız. Tezgâh işte böyle kurulmuştur.”1 Yaşar Nuri usturası, bu sahtecilik pazarlayan tezgâhı bu ifadelerle bozar. Yaşar Nuri, Allah ile aldatma yöntem ve araçlarının temellerine kadar iner. Takdirkâr ifadelerle bahsettiği fıkıh bilgini Ebu Hamza el-Harici ölm. 747’ye dayanarak Allah ile aldatmanın üç dayanağına dikkatleri çeker. Bunlar Havel, Düvel ve Değel’dir. İslam’ı, Tanrı’nın gönderdiği din olmaktan çıkarıp bir siyasal, ırksal, ekonomik bir sömürünün kutsal aracı haline getiren zihniyet ve soy Kuran’a göre lanetlenmiş zihniyet-soy, bu dayanakları işleterek gerçeğin etrafında aldatmaca duvarları örer. Havel, köleleştirmek; düvel, halkın malını saltanat elde etmek için kullanmak ve Değel ise, bir değeri veya kurumu pusu kurmak amacıyla kullanmaktır. Filozofumuz, her üç yöntemi de birlikte kullanan ve Atatürk Cumhuriyeti’ni kendi çıkarları için yerle yeksan etmeye programlanmış sözde-sivil kuruluşlar adı altında gittikçe sayıları artan cemaat ve tarikatların, benim tabirimle ŞF “emperyalizmin silahsız kuvvetleri” olduğunu vurgular. Türkiye Cumhuriyeti’nin ve insanlığın kâbusu olan radikal dinci hareketleri, cemaat ve tarikatları sayar. 15 Temmuz 2016’da Türkiye’yi emperyalistlere silahla, kanla, katliamla teslim etme cür’eti gösteren Fethullahçılığa özellikle dikkatlerimizi çeker. Benim de aralarında bulunma onuruna eriştiğim bir elin parmakları sayısınca Türk aydını dışında çoğu insanın suskun kaldığı, hatta aktif ya da pasif bir şekilde desteklediği Fethullahçılığın, vatan ve ülke katili bir terör örgütü olduğunu yine Yaşar Nuri’nin Allah ile aldatma’ bahsinde konu edildiğine tanık olmaktayız.2 Aydın, ülkesi ve ulusunun geleceği için ışık olabilen; ülkesi ve ulusuna taraftar olma onuru taşıyan bir görev insanıdır. Bu uğurda canını, malını ve her türlü şahsi çıkarını hiçe sayabilecek erdem ve fazilete sahip olma cesaretini gösterir. Bu ayrıcalık, ancak Yaşar Nuri gibi sayılı birkaç Türk aydınına ve filozofuna münhasır kalmaktadır. Din etrafında üretilen sahtecilikler, ülkemizde kavram ve fikir karmaşasına yol açmaktadır. Ockham’lı William, Ortaçağ’da bu karmaşayı din ile felsefeyi birbirinden ayırmaya girişerek ustura yöntemiyle önemli ölçüde sona erdirmeyi başarmıştı. Çağımızın Türk William’ı Yaşar Nuri ise, ısrar ve inatla birbirinin yerine kullanılan kavram ve bu kavramlara bağlı iddiaları kendi usturasıyla açıklığa kavuşturma savaşı DİNİLİKTEN TEMİZLEYEN USTURATürk İslam filozofu Yaşar Nuri, din olgusunu çepeçevre kuşatmış kavram kargaşasına müdahale eder. Başta, din sorununda usturasını işletir. Cumhuriyet değerlerinin din kavramına yüklenen olur olmaz yorumlarla aşındırıldığı açıktır. Önce İslam dini kavramıyla işe başlaması doğaldır. Hemen her eserinde “Kuran’a dönüş”, “Kuran dini” , “Kuran İslam’ı” kavramlaştırmalarıyla, uydurulan dinin birbirine karıştırıldığı gerçeğini gözler önüne serer. Buna bağlı olarak dindar ve dinci kavramlarına açıklık getirerek, her düzeyden insanın anlayabileceği bir üslup kullanır. Sahih dine inanan; ondan herhangi bir siyasi, ekonomik ve kişisel çıkar beklentisi gütmeyen insan, ona göre dindardır. Dinci ise, tam tersidir. Amacı, dine inanmak ve onun hakikatine göre hayatını tanzim etmek değil, aksine, dini hem hakikatinden saptırmak, hem de bu tür çıkarlara paravan olarak kullanmaktır. Filozofumuzun dinciliği nasıl tanımladığına bakalım “Dincilik veya siyaset dinciliği; dini, çıkar, koltuk, baskı, egemenlik aracı yapan bir sanayi koludur. İşin esası bakımından ne dini vardır ne de imanı. Onun dini imanı, ibadeti hep çıkarı ve hesabıdır… Dincilik, tarihin en verimli, ama en zalim iş kollarından biridir. Dinci ise bu sanayi kolunu meslek edinmiş olanların adı-unvanıdır.”3 Ona göre, dindarlığın dincilikle herhangi bir ilişkisi yoktur. Hatta bu kavramlar yer ile gök kadar birbirinden farklıdır ve birbirinin zıttıdır. Dindar ile dinci arasındaki farkları çok açık biçimde ortaya koyarak iki kavramın açıklığa kavuşturur “Dindar, yaratılanları Yaratan’dan ötürü’ sever; dinci ise yaratılanları Yaratan’dan nefret ettirmek üzere rahatsız eder… Dindar, düşmanlarının bile kendisinden emin olduğu kişidir. Çünkü o, rahmet insandır. O bilir ve inanır ki, bağlısı bulunduğu Hz. Muhammed hem âlemlere rahmettir; hem de Emin güvenilir kişi unvanına sahiptir. Dindar, muazzez Peygamberinin bu niteliklerine gölge düşürecek tavırlardan uzak durmayı hayatının en önemli işi bilir… Dinci, çıkarına ters düşen hiçbir şeye ve hiçbir kişiye vefa göstermez… Dincinin belirgin niteliklerinden biri de sürekli bir biçimde başkalarının dini-imanı hakkında hüküm vermektir. Dinci, Allah’ın kulları ile uğraştığının onda biri kadar Allah’a kul olmak için uğraşsaydı dünya cennete dönerdi.”4İSLAM’I ŞERİAT’TAN TEMİZLEYEN USTURABatılı sömürgeciler, Yaşar Nuri’ye göre, “getto İslam’ı” yaratarak5 Ortadoğu’yu kan gölüne çevirmişlerdir. Allah ile aldatmanın başlangıcını oluşturan Emevî-Arap dinciliği6, millet yerine ümmet, İslam yerine şeriat aldatmacalarıyla özellikle Türk milletini kimliksiz, kültürsüz ve tarihsiz bırakmanın dinsel bir gerekçesi olmuştur ve hala geçerliliğini korumaktadır. İslam yerine şeriatın ikame edilmesi de aynı amaca hizmet etmek üzere kurgulanmıştır. Yaşar Nuri, günümüzde bile muhafaza edilen “Şeriat İslam’dır” sloganının hiçbir anlamı olmadığını kanıtlar. İslam bir dindir; şeriat ise mezhep kabulleriyle, nihayet fıkıhla eşitlenebilir. Bu gerçeğin altını çizer “ Şeriat’i İslam’la eşitlemek isteyen anlayış, birçok kabulünün Kuran’la ve zamanla çeliştiği anlaşılmış bulunan örfleri din yapmayı amaçlayan anlayıştır. Bu anlayış, önce, şeriatla dini eşitlemekte, sonra da devrini bitirmiş fıkıh kitaplarındaki akıl ve Kuran dışı birtakım kuralları, din diye halkın önüne koymaktadır.”7 İslam fıkhı demek olan şeriat kavramının, din demek olan İslam’la bir tutulması, “İslam devleti” gibi temelsiz iddialara gerekçe olarak sunulmaktadır. Şeriatı İslam’la bitiştirip din devleti, şeriat devleti diye uydurulan tezleri eleştirir. Yaşar Nuri, usturasıyla ayırıp açıklığa kavuşturduğu bu kavramları yerli yerine koyar ve der ki “Kuran, getirdiği dinin İslam olduğunu vurgular. Şeriatı bir devlet şekli gibi sunuyorlar. Oysaki Kuran, ima yoluyla bile bir devlet şekline temas etmiyor. Onu insan aklına bırakmış. İslam devleti tabiri, siyasal İslamcı istismarın bir uydurmasıdır. Kuran’da böyle bir tabir yok. İslam evrensel ve ölümsüz ilkeler bütününün adıdır. O halde İslam’ın devleti olmaz, Müslümanların devletleri olur. Gerçek bu olunca da onlarca, yüzlerce devlet şekli bulunacaktır.”8 Atatürk, başta bu aldatmaca olmak üzere, Allah ile aldatmanın her şeklinin yolunu kesen bir liderdir.9DÖRDÜNCÜ YAZIYI OKUMAK İÇİN TIKLAYINIZDİPNOTLAR1 Yaar Nuri Öztürk, Türkiye’yi kemiren hanet Allah ile Aldatmak, Yeni Boyut Yaynlar, 19. Bask, stanbul 2008, ss. 23-46. 2 Bkz. Yaar Nuri Öztürk, ss. 46-63. 3 Yaar Nuri Öztürk, Türkiye’yi kemiren hanet Allah ile Aldatmak, s. 73. 4 ss. 73-80. 5 6 Bkz. ,ss. 81-84. 7 ss. 97-99. 8 Yaar Nuri Öztürk, 9 ss. 134-142.
Selaaam! Uzuuun bir aradan sonra yeniden buralardayım. Gökyüzünde kareler mareler, Kovalar bir şeyler hüküm sürerken, diğer yandan Yengeç mevsimini yaşıyoruz. Güneş Yengeç’te, geçtiğimiz günlerde Venüs Yengeç’e veda edip Aslan’ı karşıladık, ama olsun, daha Merkür Yengeç var. Neden önemli? Sıkıntılı olduğunu düşündüğümüz açılar devam ederken gökyüzü bize bir yandan şifalanma fırsatı tanıyor; bu dönemki aracı da Sirius yıldızı. Bu sene 6 Temmuzda Sirius yıldızı Güneş’le kavuşumda olacak; ancaak 5 ve 7 Temmuz tarihlerinde de bu şifa enerjisi etkin durumda. Peki bu şifa enerjisinden nasıl faydalanabiliriz’den önce, “Why so Sirius?” offf derseniz açıklamak isterim. Sirius, Kuran’da geçen adıyla Şira yıldızı 14 derece Yengeç burcunda bulunuyor. Ammaaa bildiğimiz üzere yıldızlar zaman içerisinde kayarak burç ve derece değiştirebiliyor. Sevgili hocam Mahizer Bilgetecan, Yengeç burcunun sabit yıldızı olmayan tek takım yıldızı olduğunu belirtmişti. Nedeni ise Yengeç burcunun biraz karanlık bir burç olması. Ay tarafından yönetilmesi, Ay’ın bilinçaltımız, karanlık yönümüzle ilgili olması durumu bu açıklamayı destekliyor. Karanlık kısmı konuşurken, seri katil haritalarında Yengeç etkilerinin olduğunu da hatırlatmıştı hocam. Bu minnoşların pek hoşuna gitmeyebilir ama bir Yengeç olarak haklı buluyorum bu tespiti, karanlığımızla yüzleşelim, arkadaşlar. NİHAHAHAHA Ciddileşip konuya dönersek, Kuran’da Necm Yıldız suresi 49. ayette geçiyor Sirius yıldızının adı. “Hiç kuşkusuz, Şi’ra yıldızının/şuurlanmanın Rabbi de O’dur.” şeklinde çevirmiş rahmetli Yaşar Nuri Öztürk. Yaşamın Sirius yıldızından gelmiş olabileceğine dair bazı bilgiler var. Günümüzden çok önce Sirius yıldızının parlaklığından dolayı ona tapınanlara, “O taptığınız yıldızın Rabbi de benim” şeklinde seslenilmiş olabileceğini düşünüyorlar. Astronomide Demirkazık olarak geçen Sirius, mitolojide bildiğimiz adıyla anılıyor. Köpek takımyıldızı Sirius, Yunan mitolojisinde avcı Orion’un köpeği olarak geçerken, Mısır’da ölüleri öteki aleme götüren Anubis, Türk mitolojisinde ise göksel sarayın bekçisi kutsal kurt Asena olarak bilinmekte. Sirius’un ruhlar alemiyle maddi alemi ayıran bir çizgi ya da o aleme açılan bir kapı olduğuna inanılıyor. Mısır’da ondan Anubis olarak bahsedilmesi bir tesadüf değil elbette. Ölüleri korumakla görevli olan Anubis, aynı zamanda yargıçlık da yapıyor. Terazinin bir kefesine Ma’at’ın saf iyilik ve doğruluğu temsil eden tüyünü, diğer kefesine de ölen kişinin kalbini koyarak ruhunun kalitesini ölçüyor. Sonra da öte aleme geçişte yardımcı oluyor. Astrolojik açıdan baktığımızda Ay, ruh kalitesi hakkında bilgi veriyorken, şimdiki yaşam Ay burcumuz bir önceki yaşamda eylemleri nasıl gerçekleştirdiğimiz, kendimizi ruhsal ve fiziksel anlamda nasıl beslediğimiz, bir önceki yaşamın Güneş ışığını bu yaşama nasıl yansıttığımızla ilgili. Türk mitolojisinde ise, yalnız başına kalan çocuk, dişi kurt Asena tarafından emziriliyor, daha sonra bu kurt beslediği çocukla evleniyor. Sembolik olarak yalnız kalan çocuğun Güneş sistemi, kurdun da Sirius olduğunu düşünürsek, yaşadığımız evrenin bu şekilde oluştuğu sonucunu çıkarabiliriz. Türkler için kurdun önemi de buradan geliyor. Adı köpekle anılan bu yıldızı bize en çok telaffuz ettiren iki popüler kültür öğesi var günümüzde; Harry Potter ve Türk yapımı Netflix dizisi Atiye. Harry Potter’da, Harry’nin babasının en yakın arkadaşlarından olan Sirius Black’in animagus formu siyah bir köpek. Atiye’de ise Göbeklitepe’yle anılıyor Sirius’un ismi. Atiye’yi İstanbul’dan çıkarıp Türkiye’yi köşe bucak gezdiriyor, köklerini, geçmişini, tarihi araştırmaya ve kendini keşfetmeye yöneltiyor. “Ben kimim?” sorusunun peşine önce bu yıldızla düşüyor. Sirius Black’le bize ölümü anımsatan bu yıldız, Atiye’de başka bir alemle tanıştırıyor. Fazla spoiler vermeden nasıl anlatırım diye göbeem çatladı, oraya girip çıkamamaktan korkuyorum… Sirius’un ne olduğuyla ilgili bu kadar konuştuktan sonra yapılabilecekler basit… dostlarım… kendinizi öte aleme hazırlakdhdjk şaka. Güneş-Sirius kavuşumları şifa enerjisinden yararlanmak, iyiye yönelmek, iyilik yapmak için fırsat tanıyor bize. Karşılık beklemeden yapacağımız iyilikler Anubis’in işini kolaylaştırabilir, kalbimizi bir tüyden daha hafif hale getirebilir. Bu günlerde özellikle sokak hayvanlarına mama ve yemek vermek, köpekleri beslemek önemli; çünkü insanlara yaptığımız iyiliklerden ziyade bunlar bizi karşılıksız sevgiye götürür, kalp çakramızı fırıl fırıl döndürür. Misss gibi. 3. çakra Manipura çakra, irade ve eylemler yani Güneş’ken, 4. Çakra Anahata çakra, hoşgörü, iyilik, kalbimiz ve Ay’dır. Birinin dengelenmesi diğerini de etkiler, birbirlerini desteklerler. Dipnot geçeyim dedim. Özel teşekkür Yazıyı yazarken kafama takılanları sorduğumda her zamanki gibi sabırla cevaplayan, evrene sorduğum soruya bile yanıt veren sevgili hocam Mahizer Bilgetecan’a teşekkür ederim. Sevgiyle.
yaşar nuri öztürk ruhlar alemi